Filler ve çimler

'Filler kavga edince ezilen çimler olur' atasözünün sahibi Kenya'nın Kikuyu kabilesi imiş. Bir Swahili atasözü...
Yusuf KANLI

Her dilde benzer ifadeler var, ama Gana'nın kurucu lideri Kwame Nkrumah'ın BM kürsüsünden söylediğinden bu yana uluslararası ilişkilerde sıklıkla kullanılan bir söz oldu. 'Çiller tepişir, olan çayıra olur.'
Gana neresi, Kenya neresi, Kıbrıs neresi? İşte uluslararası ilişkiler de biraz böyle. Kelebek etkisi falan da değil, düpedüz büyük bir aile, insanlık ailesi olmanın getirdiği bir ilişkiler yumağı.
Fidel Castro öldü... Sadece Küba mı, seveniyle sevmeyeniyle dünya yas tuttu ardından büyük devrimcinin; insanlığın büyük evladının. 'Ne alakamız var?' denildi mi? Amerikan kıtasının 150 kilometre açığında, yani ABD'nin burnunun dibinde, ABD'ye rağmen bir diktatörlüğü devirip insanlık dışı ABD saldırıları ve ablukasına rağmen onlarca yıl sosyalist bir yönetimi iş başında tutabilmek... Sosyalist olmayanların bile şapka çıkartması gereken, büyük devrimcinin ölümünde anısı önünde eğilmesi sonucunu doğuran büyük bir başarı...
Tipik bir örnek idi fillerin kavgasına Küba... ABD ile Sovyetler dünya hegemonyası için kavga ederlerken arada ezilen, ezildiği halde yaşama tutunan, büyük acılar ve yoksunluk içinde yaşamaya, gelişmeye, inanılmaz sosyal ve bilhassa sağlık alanındaki gelişmelere imza atan bir ülke oldu Castro Küba'sı...
Hani kuzey Kıbrıs'ta da solcu arkadaşlar var ya, ders alsalar Castro'dan ve onun Küba'sından biraz sosyalist olmanın nasıl ulusalcı olmayı gerektirdiğini, vatanı, halkı sevmenin nasıl şart olduğunu... Solcu olmak ne işbirlikçi, ne teslimiyetçi olmayı ne de bir başka halka yama olma amacı gütmeyi gerektirir. Ne demiş büyük şair Nazım Hikmet o ünlü 'Davet' şiirinde?
'Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine; bu hasret bizim...'
Anlaması zor falan değil. Gayet basit. Ünlü şairimiz anlatıyor yalın bir şekilde 'bu memleket bizim' diye vurgulayarak ve hasret kaldığının 'bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine' yaşamak olduğunun altını çizerek.
Yoksa... Ya Rum'a yama, ya da Rum'a kul köle... Ötesi yok düşünce sistematiklerinde hangi makama gelirlerse gelsinler, hangi akademik payeyi alırlarsa alsınlar.
Kıbrıs halkları bu adada sürüp giden fil savaşlarının filleri mi, fillerin ayakları altında ezilen çayır mı? Bakmak lazım. Mesele, Mont Pelerin'de ne yanlış yapmış olursa olsun öncü yoldaş Mehmet Ali Talat gibi 'Benim de elim Anastasiadis veya başka bir Rum lider tutuncaya kadar uzatılmış kalacak' demek değil. Ne olacak, uzatılmış tutarsınız elinizi, gelir o barış güvercini dedikleriniz pisler, o kadar. Mesele elin uzatılmış kalmasında değil, onurlu, seviyeli ve ulusal duruş sergileyip sergilemediğiniz, gerçekten halkınızın çıkarlarını savunup savunmadığınızdır.
Nüfusta 1/5 oranını kabul edeceksiniz; mal-mülk konusunda ilk müracaatın Rumların hakkı olduğunu 'içselleştireceksiniz'; dört hürriyetleri kabul ettim ayağına iki kesimlilik ve iki toplumluluk prensiplerinin tam kalbime dinamit yerleştireceksiniz, çapraz oyu muhteşem bulum Kıbrıs milleti devşirme oyununa oturacaksınız sonra, iştahı kabaran Rum fırsattan yararlanıp 'Bir de Türkiye'yi adadan kovdurayım bu kirye Mustafa'ya' deyince bardak taşacak... Şaka gibi değil mi.
Hep söylerim, Rum olmasa, Rumların bu hiç doymayan azgın iştahları olmasa halimiz perişan. Bu arkadaşlar çözüm yapacağız diye öyle ödünler verebilirler ki bir anda kendimizi Girne kapısında çırıl çıplak bulabiliriz. Ne diyelim yaradan Anastasiadis'ten razı olsun.
Fillerin kavgasında niye biz hep çayır olup eziliyoruz?
Hep deriz ya, bir iç denge bir de dış denge vardır Kıbrıs sorununda. İç denge bizimle Rumlar arasındaki denge, dış denge de Türkiye ve Yunanistan arasındaki denge deriz. Yanlış. Veya en azından eksik.
Dış dengenin bir boyutunda da bir yandan ABD, İngiltere, AB, NATO ve tümüyle Batı çıkarları, diğer yandan da Rusya, Çin ve sair Batı'ya rağmen bu bölgelerde çıkar peşinde olanlar var.
Hatırlayın, 2004'de Rusya olmasaydı, engellemeseydi, AKEL bir anda 'evet' oyunu 'hayır' oyuna çevirir miydi? Rusya olmasaydı, Annan o meşhur 'Rumlar sorumlu' raporunu yayınlayabilseydi, Kıbrıs Türkü yaşandığı kadar soğukta bırakılabilir miydi?
Yunanistan Başbakanı Alexis Tsipras ne oldu da bir anda garanti mekanizmasını hatırladı, beşli konferansa ancak garanti mekanizmasının iptali için gidebileceğini söyledi? Yarın, olur ya, bir çözüm olur ise, AKEL sizce taraf değiştirmeyecek, 'evet' demeye devam edecek ve 'iki evet' alınacak mı bu kez?
Söyleyeyim, hayır. Gerçi bu kez iki hayır elde keklik gibi görünse de Kıbrıs Türkü günün sonunda 'bu lanet adada çocuklara bir gelecek olsun' kaygısıyla evet diyebilir. Evet, her şeye rağmen, üç gün sonra adadan Türklüğün tamamen ortadan kaldırılabileceğini bilmesine rağmen o yolu oportünistçe yürüyebilir. Ama Kıbrıs Rumları ne anlaşma ortaya koyarsanız koyun, içinde en basit şekliyle Türk askeri varlığının bir süreliğine kalması imkanı ve Kıbrıs Türküne etkin siyasi ortaklık hakları veriliyor ise hayır diyecektir.
Ne olacaktır peki? Filler kapışmaya biz de ceremesini çekmeye devam edeceğiz. Hele de Türkiye Avrupa'dan neredeyse tamamıyla kopup bir yerlere savrulurken, sahi Kıbrıs'ta adayı Rumlara peşkeş çekmeye göz yumar mı sizce Ankara?
Bu haber 166 defa okunmuştur

:

:

:

: