Osmanlı-ca – Türk-ce

Bu kavga yeni değil… Bin yıldır süren bir kavga…
Bu kavga yeni değil… Bin yıldır süren bir kavga…
Yaklaşık bir asırlık Türk-ce’nin şahlanışına yeniden kılıç kuşanmak…
….
Bu kavganın tarihsel sürecine kısaca bir göz atalım. Bu sütü bozuklara Hoca Ahmet Yesevi “Divan-ı Hikmet”inde:
“Miskin, zayıf Hoca Ahmet, yedi atana rahmet,
Farsça dilini biler ama, yine de söyler Türkçe”
şeklinde cevap vermişti… Ahmet Yesevi’nin yolundan gidenlerden 13. Yüz yıl şairlerinden Ali;
“Dizerem Türki-yi Türki dil ile
Türkiden başka dil konuşan
Türki’den gayri biline”
demişti… Karamanoğlu Mehmed Bey; “Bundan sonra çarşıda pazarda divanda ve dergahta Türkçe’den başka bir dil konuşulmaya” şeklinde ferman yayınlamıştı…
Kaşgarlı Mahmut, Aşık Paşa, Türkî-i Basit hareketinin öncüleri Tatavlalı Mahremi, Aydınlı Visali, Edirneli Nazmi… Şemsettin Sami, Ömer Seyfettin… Sonra Mustafa Kemal…
Nedir bu Osmanlı-ca merakı…
8. asırda Orhun Abidelerinde dünyanın en mükemmel dili olarak şakıyan Türkçe, ne oldu da 19. Asra gelindiğinde konuşanın “kaba”, “kıro” olarak değerlendirildiği bir noktaya geldi. Serhatlerin Şanlı Türkü; barbar, kıro, oturmasını kalkmasını bilmeyen “eşek” olup çıktı… Irklar tasnif edilirken bile; “dünyanın en geri ırkı siyah ırktır fakat ondan daha geri bir ırk aranacaksa o da Türk ırkıdır” şeklinde bilimsel(!) makaleler yayınlanmıştır. Mehmet Emin Yurdakul: “Ben bir Türk’üm; dinim cinsim uludur” derken; Mehmet Akif; “Sana yok, ırkıma yok izmihlal” derken, hep bu hayasızların yüzüne tükürmemiş miydi?
600 yıllık koca bir imparatorluğun bakiyesi bu mu olmalıydı? “Dili kaba, kendisi kaba, inancı kaba… Bokuna tüy diker, eşek s..er, ot yer... ot üstünde oturur… ot üstünde yatar…, bir hayvan kadar cahil; okuması olmayan, yazması olmayan…”
Sizce 600 yıllık bir imparatorluğun bakiyesi bu olmalıdır diyorsanız size sözüm yoktur. Yok, biz bunları hakketmedik diyorsanız aşağıdaki değerlendirmelerimi okuyabilir, yorumlayabilirsiniz.
8. Asırda dünyanın en mükemmel bir dili olan Türkçe, bin yıl sonra tedavülden kalkıyorsa, bunda en büyük sorumluluk Arap alfabesini kullanmasıdır. Çünkü; Türkçe bir vokal dilidir. Oysa Arap alfabesinde vokal (sesli harf) yoktur. Türkçe bir kelimeyi Arap harfleriyle yazmak çoğu durumda mümkün değildir. Bu yüzden Türkçe kelimeler yerine bu alfabe ile yazımı uygun olan Arapça ve Farsça kelimeler kullanılmıştır.
Ayrıca, otuz yıllık bir Osmanlıca eğitiminden sonra “ben Osmanlıca yazılmış her metni okurum ve yazarım” diyen biri varsa beri gelsin, ayaklarından öpeceğim. Anlı şanlı Profesörlerin okuduğu Osmanlıca metinlere bakılsa yeter…
“Gençler Osmanlıca okursa mezar taşlarını okuyacaklar”mış… Kusura bakmayın, buna cevabım; “B.k okursunuz” olacaktır. O mezar taşlarını uzmanları okuyamıyor.
Kim ne okursa okusun benim derdim, insanların ne okuduğu değildir. Arap harflerini tekrar başımıza bela edip Türkçeyi yeniden prangalar altına alınması endişesidir. Şair;
“Bir çocuk beşikten baş kaldırıp
Ana dese
Onu öpüp koklaram
Çünkü o; öz dilimdir
Pervaz et her yana dilim”
derken, çocuklarımızın başka adlar alarak yabancılaşmadan yetişmesini istemektedir. Bilge Kağan’ın “başka adlar alarak hep başkalarına hizmet ettiniz” deyişinin üzerinde 1250 yıl geçti. Ve biz halen mankurt üretiyoruz.
Bu haber 160 defa okunmuştur

:

:

:

: