Kitap zamanı...

Bir Amerikalı Türk ile konuşuyorduk geçen günlerden birinde bir dostun ofisinde. Yeni yayınlar, okunacaklar, değişen alışkanlıklar falan derken sesli dergilere, kitaplara geldi söz.
Bir Amerikalı Türk ile konuşuyorduk geçen günlerden birinde bir dostun ofisinde.
Yeni yayınlar, okunacaklar, değişen alışkanlıklar falan derken sesli dergilere, kitaplara geldi söz.
Bilmem sizlerde durum ne, yakın gözlük kullanma ihtiyacı başladıktan sonra benim okuma sıklığımda önemli bir değişiklik yavaşça gelişti. Eğer imkân varsa I-Pad'e kulaklığı takıp elektronik dergilerin, kitapların sesli versiyonlarını izlemek, arada bir de varsa fotoğraf, grafik veya diğer sunumlarına bakmak okumaktan daha cazip gelmeye başladı. Mesela yıllardır aksatmadan okuduğum Ekonomist dergisinin kâğıda baskılı versiyonunu en son kaç yıl önce görmüştüm, artık unuttum. Yıllardır Perşembe akşamlarını dört gözle bekliyor, Cuma sabahının ilk saatlerinde yeni derginin elektronik versiyonunu keyifle okuyor-dinliyorum. Keza Financial Times da benim için artık her akşam elektronik olarak hizmetimde. Ne büyük keyif?
Perşembe günleri basılan bu dergi için eskiden dünyanın parasını verir, ancak bir sonraki hafta Salı hatta Çarşamba günü okuyabilirdik. Elektronik yayının en büyük avantajı bu zaman ve sınır tanımayan özelliği. Türk dergilerinde ve gazetelerinde henüz bu imkanlar ya yok ya da çok sınırlı olarak kullanılıyor. Maalesef zaten gezi dergileriyle bazı mesleki veya aktüalite yayınları hariç zaten dergicilik de kalmadı ya... Nerede o eski Yankı, Nokta, Tempo ve diğer dergiler? Gazeteler ise elektronik olarak artık okuyucuya ulaşıyor. En azından içeriğinin önemli bölümünü hem de genellikle ücretsiz olarak okuyucuya sunuyor, reklam ile yaşamaya çalışıyor gazeteler. Bu önemli bir gelişme ama çok yetersiz. Sesli gazete, sesli dergi kavramlarına çok uzağız halen.
Aynı şekilde, birçok elektronik yayın noktası üzerinden veya Amazon ve sair elektronik yayın evleri sayesinde giderek daha az sayıda basılı kitap okuyorum. Bilgisayarıma veya I-Pad'ime indirdiğim elektronik baskıları sayesinde hem çok daha ucuz hem de yazıları ya arzu ettiğim büyüklüğe çıkarabilme imkânı ya da sesli dinleyebilme olasılığı sayesinde basılı kitaplardan giderek daha cazip hale geliyor e-kitaplar.
Malum önümüz kış. Bir iddiaya göre en fazla kitabın okunduğu dönem kış ayları. Niye? İnsanlar hava koşulları nedeniyle daha az dışarıya çıkabiliyor, evde kendi kendine zaman geçirme durumunda kalıyor ve kitap okuma bizim gibi az kitap okuyan toplumlarda bile cazip hale gelebiliyor. En azından benim açımdan kış ayları daha fazla kitap okuyabildiğim dönemler.
Son günlerde, çok isteyerek olmasa da, e-kitapları, e-dergileri bir kenara koyup basılı olanlarına yönelme durumunda kaldım. Asında imkânsızlık nedeniyle adeta tekrar keşfettim basılı dünyayı. Bir gemi turuna çıkmıştık ailece, arkadaşlarla. Fransa, İspanya, İtalya sahillerini kapsayan bir gemi turu. Aslında, belki o da yaşla alakalı, neredeyse beş yıldır her yıl bir gemi turu yapıyoruz ve her turda denizde geçen günlerde ya hiç olmadığından ya da çok pahalı bir servis haline geldiğinden internet kullanamıyoruz. Bu yıl da öyle oldu. Gezi öncesi okumadığım Ekonomist dergilerini I-Pad'ime indirdiğim halde, kısa sürede okuma, daha doğrusu dinleme stokum tükendi. Neredeyse gezilerde bir parçam haline gelen sırt çantamın dibine 'olur ya ihtiyaç duyarsam' diye attığım Christopher Hitchens'in 'God is not great' (Tanrı büyük değil) kitabını bir kez daha okumak durumunda kaldım.

2000'li yılların başında Belçikalı bir dostumun bana hediyesi bu kitabı okurken hep Batı dünyasının yüzyıllar süren istibdada karşı acı bedeller vererek sürdürdükleri mücadelenin, gelişen laiklik anlayışını, Avrupa'da yayılan Deist ve Ateist dünya görüşünün sebeplerini tekrar tekrar keşfederim. Neredeyse 10 yıl aradan sonra tekrar okuduğum bu kitap bir anlamda bana kağıdın sıcaklığının yerine ne elektronik yayındaki göze göre ayarlanabilme imkânının, ne de kitap dinleme olasılığının geçebileceğini tekrar hatırlattı. Kâğıdı elde hissetmek, kokusunu içe çekmek ayrı bir duygu seli yaratıyor insanda. Çocukluğumda Peyami Safa'nın, Reşat Nuri Güntekin'in, Nazım Hikmet'in o müthiş eserlerini okurken hissettiklerim geldi aklıma...

Hitchens'i okurken aynı zamanda İslam dünyasını, dinin dinciler tarafından esir alınmasının İslama özgü bir sıkıntı olmadığını anlıyor insan. Cihatçı, Selefi, Vahabi ve Müslüman Kardeşler gibi kökten dinci örgütlenmelerden Hristiyan dünyasının çektikleri gözleri önüne geliyor insanın. Eleştirme, özgür düşünce, genelin dışına çıkma insanlığın gelişmesinde şüphesiz ki büyük rol oynamıştır. Her kesin uyum içerisinde, emir komuta altında, düzene uyarak yaşadıkları, hiçbir aykırılığın ve eleştiri hakkının olmadığı bir dünyada tarih öncesi insan yaşadığı mağaradan dışarı çıkabilir miydi sizce?

İnsanları şok edecek yeni fikirler, afallatacak yeni uygulama ve keşifler, genelin dışına çıkarak sorgulayan, sorgulanan ve gelişen insan toplu geleceğimiz olduğu kadar demokrasinin de vaz geçilemez gerekliliğidir. Özgür düşünce, eleştirme hakkı, şeffaflık, hesap verilirlik ve adalet olmadan demokrasi de olamayacaktır.
İşte 'The Great Theft' kitabı da bu konuyu çok değişik bir açıdan irdelemektedir. Khaled Abou el Fadl isiml bir Mısırı yazar tarafından yazılan, Yousuf isimli bir Hint vatandaşı Müslüman işadamı tarafından 2007 yılında dostum Hans Eberhart'a hediye edilen ve Hans tarafından da 2017 yılında bu arkadaşınızın kitaplığına kazandırılan bu kitap bir deniz. Nasıl oldu da bu muhteşem eserinden dolayı yazarı Khaled Abou el Fadl 'Şeytan Ayetleri' kitabı yazarı İngiliz-Hintli Salman Rüştü gibi 'ölüm fetvası' ile 'ödüllendirilmediğini' anlayamadım.
Müslümanlığın içinde bulunduğu köktendinci, cihatçı, Selefi, Daeş, el Kaide, Vahabi ve hatta Müslüman Kardeşler benzeri melanetlerin tarihsel kökenini gözler önüne seren bu muhteşem eser kesinlikle bu kışın 'muhakkak okunacaklar' listesinde olmalı.
Kaçımız bugün İslam'ın ilk dört halifesinin üçünün yine Müslümanlar tarafından İslam'ın İslam dışı öğelerle kirletildiği sapkın iddiasıyla katledildiklerini hatırlıyoruz. Kitaplarda birkaç satırla geçiştirilecek bir durum değil bu kesinlikle.
Biraz da dünyevi alana geçecek olur isek, bahsetmek istediğim bir diğer kitap da David Marsh'ın 'The Euro' kitabı. Uluslararası ticaretin egemenliği kavgası, doların egemenliğinin, enerji alanlarının ve koridorlarının ne pahasına korunduğunun ve belki de en önemlisi Avrupa'nın dolar egemenliğine karşı Avro başkaldırışı ve hatta niye İngiltere Avrupa Birliği'nden ayrılma noktasına geldi bu ktapta daha anlaşılır oluyor.
Son olarak bizim kendi gayretlerimizden bahsedeceğim. Aylardır Prof. Dr. Korkmaz Alemdar dostumun editörlüğünde 2009 yılında Cemiyetimizin ilk baskısını yaptığı 'Türkiye'de Kitle İletişimi; Dün, bugün, yarın' isimli kitabın ikinci baskısı üzerinde çalışıyoruz. Korkmaz hocamızın büyük gayretleri ve ben dahil Cemiyetimizden birçok arkadaşımızın katkılarıyla neredeyse kısa süre sonra baskı aşamasına girecek hale gelen çalışmada 45 değerli akademisyen ve birisi ben üç gazetecinin toplam 98 makalesi 1296 sayfalık kitapta okuyucuya sunulacaktır.
Cemiyetimizin ve Başkanımız Nazmi Bilgin'in bu değerli esere katkıları her türlü takdirin ötesindedir. Yayınıyla bu eser Türkiye'de kitle iletişiminin dünü, bugünü ve yarınıyla ilgili olarak hem iletişim öğrencileri için muazzam bir bilgi kaynağı hem de araştırmacılar için yeri doldurulamayacak bir bilgi deposunu oluşturacaktır. Bu eserin dünyaya gelmesinde katkım olduğundan dolayı gurur duyuyorum.
Bu haber 124 defa okunmuştur

:

:

:

: