Tarafsız gazetecilik

Önce bir gerçeğin altını bir kez daha hem de en koyu kalemle çizmekte yarar var.
Önce bir gerçeğin altını bir kez daha hem de en koyu kalemle çizmekte yarar var. Anglosakson gazetecilik geleneğinde haberin içerisine yorum katmak “yasak meyve” yemekle eşdeğer bir durumdur. Belki “cennetten kovulma” falan olmaz ama böyle bir durum içerisine giren muhabir editörden iyi bir fırça yer. Tekrarında veya hatada ısrar daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Yorum, fikir yazıları ile analizlerde ise durum farklıdır. Yorum veya fikir yazıları zaten açıkça tanımlardan anlaşılacağı gibi “tarafsız” olamaz, yazarın “öznel” duruşunu, kendi takıntılarını, değerlendirmelerini içerir. Değerlendirme veya analiz ise az farklı olmakla birlikte yine de yazarın/gazetecinin “duruş noktası” itibarıyla kaleme alındığından ne kadar tarafsız olunmaya çalışılırsa çalışılsın, kişisel görüşlerden “kirlenmemesi” mümkün değildir.
Öyleyse, neredeyse yarısını “editör” olarak geçirdiğim 40 yıllık meslek birikimiyle açıkça ve net olarak söyleyebilirim ki her kim ki tarafsız yorum, fikir yazısı yazdım diyorsa ya yalan söylüyordur ya da ne dediğini bilmiyordur.
Diğer yandan, her ne kadar “haber kişisel görüşlerle kirletilmemelidir” diye bir ile varsa ve buna riayet edilmesi şartsa da haber seçiminin bizzat kendisi aslında bir taraf tutma olayıdır. Ajanslardan, muhabirlerden gelen yüzlerce haber içerisinden bir gazeteye bir günde taş çatlasa 100-120 haber girebilir. Editörler yüzlerce haber içerisinden bazılarını “önemli ve yayınlanabilir” görürler, toplum çıkarı açısından ön plana almayı uygun görürler, ama yüzlerce haberi de “gereksiz” bulup çöpe atarlar. Bir gazetenin yayınlanabilmesi için şart olan bu haber seçimi aslında hem gazetenin “ideolojisini” hem de nasıl bir “algı yaratma” hedefi güttüğünü gösterir. Ne yazık ki bu durum editörlerin de elinde değildir, okuyucunun ilgisi medya yöneticilerine ne yapacaklarını, nasıl tercihlerde bulunacaklarını dikte eder.
Medya yönetiminin siyasi iktidar ile ilişkileri, medya sahibi şirketin aynı zamanda hangi diğer ekonomik faaliyetlerde bulunduğu, hangi alanlarında faaliyet gösterdiği, ülkedeki siyasi ve yasal iklim gibi birçok birbirinden önemli faktör de hem gazetecinin bağımsızlığını hem de haberin kalitesini tayin eder. Mesela, yumurta ihracatı ile uğraşan bir holdinge ait bir gazetenin ülkedeki yumurta kalitesinin kötülediği, tavuklarda aşırı “destek ürünü” kullanımının ciddi anomaliler yarattığını sayfalarında yer vermesi ne kadar mümkün olacaktır? Ya da çimento üreten bir holdingin sahibi olduğu gazetede çimentoların kalitesiz ve pahalı olduğu sizce yer alabilir mi? Bir zamanlar olduğu gibi bugünün dünyasında artık sadece gazetecilerden oluşan basın sektörü patronları olamayacağına ya da varsa da çeşitli ilişkileri sayesinde ayakta kalacağına göre, fazla hayale kapılmamakta yarar vardır.
Bu durumda “tarafsız gazetecilik” ne kadar geçerlidir? Bu günümüz gazeteciliğinin önemli ve kangrenleşmiş bir sorunu olmakla birlikte cevabı ve çözümü mümkün olmadığından birlikte yaşamayı öğrenmemiz gereken bir durumdur. Sendikacılık sayesinde bu durumun üstesinden gelebiliriz gibi romantik bir beklenti içerisinde de girebiliriz. Dediğim gibi, sendikalaşma basın sektöründe iş güvenliği başta olmak üzere büyük ilerlemelerin kapısını açabilir ama tarafız yayına yol açmasını beklemek dediğim gibi sadece bir romantik beklenti olur.
Okuyucularımdan birisi sinirlenmiş. Benim taraflı yorumda bulunduğumu yazmış. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı için “bozuk saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi, Akıncı da doğru bir adım attı” gibi bir ifade kullandım diye beni eleştirmiş. Akıncı onun açısından Kıbrıs’ta çözüm için “şimdiye kadar görülmemiş bir şans” imiş. Yorumlarımda taraflıymışım, zaten ben “federasyon” karşıtı bir yazarmışım… Falan, filan.
Okuyucu haklı ama yanlış. Haklı olduğu kısım benim taraflı olduğum. Hiç sakladığımı hatırlamıyorum. Ben Kıbrıs Türk halkının refahı, güvenliği ve geleceğinin garanti edilmesi taraftarıyım. Kıbrıs Türk halkının mümkün ise bağımsız devlet, değilse konfederasyon, o da olmadı federasyon yoluyla mevcut statüsüz durumdan çıkmasını istiyorum. Şimdiye kadar hiç saklamadım. Hiçbir zaman federasyonun tek yol olduğu gibi bir abes yaklaşım içerisinde olmadığım gibi ilhak olasılığını dışlamamakla birlikte Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhakını da savunmadım.
Akıncı Mont Pelerin ve Crans Montana sürecinde ciddi hatalar yapmış, “harita” ve “toprak yüzdesi” ile garantörlüğün sona erdirilmesi, Türk askerinin 1960 sisteminde ön görülen 650’ye indirilmesi ve o miktarın da 12 yıl sonra tamamen geri çekilmesi görüşmelerinin başlaması gibi ileride başımızı derde sokacak tavizler vermiştir. Bunları eleştirmek hem Kıbrıs Türk halkının çıkarlarını korumak açısından, hem de 40 yıldır Kıbrıs sorununu takip eden ve gerek yabancı gerekse de TC makamlarınca “uzman” olarak görülen birisi olarak vazifemdi diye düşünüyorum.
Hadi gelin bir göz atalım son gelişmelerden sadece birisine. Nikos Anastasiades ne dedi? Kıbrıs sorununda durgunluk devam ettikçe “bölünme tehlikesinin” de daha görünür hale geldiğini, müzakerelerin temelinin ve statüsünün belirlenmiş olduğunu, müzakerelerin, belirlenmiş temel içerisinde başlaması gerektiğini falan söylemiş… Beş yıllık ikinci döneminde başkanlığının hedefinin önceliğinin ekonomik kalkınma ve enerji planlarını hayata geçirmek ve bu arada Kıbrıs sorununu çözmek diye de ilave etmiş.
Hadi gelin bunu tarafsız yorumlayın. Mümkün mü TC’nin geçen hafta yayınladığı uyarıyı dikkate almamak, olası gerginliğin kapının eşiğinde olduğunu görmemek? Tarafsızlık adına, Akıncı’nın patinaj yaptığını, federasyona bir şans daha tanıma girişimlerine girmiş gibi görünürken diğer yandan da görüşmeci atamayarak Rum tarafını sıkıştırma, adım atma gayretinde olduğunu yazmayacak mı medya?
Bu haber 344 defa okunmuştur

:

:

:

: