Temel 'aynı vatanda iki eşit halk' olmalıdır

Ne değişti de bu iddialar gündeme geldi, şaşkınım. Güya Kıbrıs meselesinin ya anlaşma ya da tamamıyla kopma noktasına gelmiş. Hani süreç yok ya, eğer taraflar tekrar bir araya gelebilir ise 'Ya yap ya da boz' aşamasına geleceklermiş.
Ne değişti de bu iddialar gündeme geldi, şaşkınım. Güya Kıbrıs meselesinin ya anlaşma ya da tamamıyla kopma noktasına gelmiş. Hani süreç yok ya, eğer taraflar tekrar bir araya gelebilir ise 'Ya yap ya da boz' aşamasına geleceklermiş.
Hikâye... Kıbrıs sorunu adanın münhasır ekonomik alanındaki hidrokarbon keşmekeşi sayesinde öyle yanıcı bir hale geldi ki küçük bir kıvılcım büyük bir felakete yol açabilir. Taraflar arasındaki bu günkü hidrokarbon gerilimi esasında 2011-2014 döneminden pek de farklı değil. Farklı olan Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin aldığı karşı tavır. Nasıl o zaman bir dönemin ABD iktidar mensuplarıyla ilişkili, İsrail ortaklı Noble enerji üzerinden tek taraflı hareketlerle adanın tümünde, egemenliğinde, münhasır ekonomik alanında, egemenliğinde eşit ortak Kıbrıs Türk halkının hakları gasp edilmek istenmiş ise, bugün de aynısını yapmaya çalışmakta Rum yönetimi. Bu kez İtalya hükümetini, ABD'yi ve hatta Katar'ı işin içerisine çekmek, Türkiye ve KKTC'ye gözdağı vererek ada kaynakları üzerinde tek taraflı tahakküm kurmak istemekte. Bir önceki kriz döneminde Rum davranışı kabul edilemez idi ama Türk reaksiyonu daha temkinli, sınırlı ve bir anlamda da çekingen idi. Hem Rum davranışının 'Kabul edilemez' olduğu ilan etmek hem de devam etmekte olan görüşmeleri kesen taraf olmamak için olabildiğince tahammüllü ve soğuk kanlı davranmak gibi bir ikilem içindeydi Türk tarafı o dönemde. Nihayette o dönemde de kriz kaçınılmaz olmuş, Barbaros Hayrettin araştırma gemisi bahane edilerek resmen olmasa da uzun süre görüşme teknesi karaya oturtulmuş idi.
Sonra? Sonrası malum. Bizim Mustafa Akıncı, Özdil Nami ekibi görüşmelerde dümene geçince 2015 seçimleri sonrasında 'aman görüşmeler zarar görmesin' düşüncesiyle Rum tarafının tüm oldubittileri sıradan kınama mesajlarıyla geçiştirildi, doğru dürüst kınama bile yapılamadı. Nikos Anastasiades Efendi şımartıldıkça şımartıldı Akıncı ve Nami ikilisinin 'çözüm dilenme' temelli siyasetsiz görüşme üslubuyla. 'Diğer yanağı dönme' yaklaşımı sayesinde Anastasiades sanki ne yapsa Akıncı ve dolayısıyla Türkiye kabul edecekmiş gibi bir algıyla azdıkça azdı, taleplerini yükselttikçe yükseltti ve sonuçta aymazlık içerisinde Türk toplumunun reddedilemeyecek ortaklık haklarını gasp eden bir yaklaşımla bir yandan hidrokarbon ihaleleri yaparken, '0 asker, 0 garanti' çizgisine kadar taşıdı pozisyonunu.
6 Temmuz akşamı Crans Montana'da süreç çökerken suçlu sandalyesine Anastasiades ve hırsları oturtulmuş olsa da Rum lideri o pozisyona Akıncı ve Nami'nin getirdikleri nedense unutuldu. Akıncı'nın sözcüsü daha sürecin başında dememiş miydi 'garantiler kutsal metin, bizim olmazsa olmazımız değildir' diye? Bazıları yakışıksız bir şekilde 'Kebapçı konuştu' diye bel altına vurmaya çalışmış olsa da nihayette KKTC cumhurbaşkanlığı sözcüsü yapmıştı o yakışıksız beyanatı.
2011 sonrası dönemde sürece zarar veren taraf olmamak gailesiyle ve sınırlı fiziki reaksiyon gösterilebilmişti Rum hidrokarbon hırsızlığına. Bunun bile faturası ağır oldu. Peki Akıncı'nın yürüttüğü üç yıllık görüşme süreci boyunca Kıbrıs Türk haklarının gasp edilmesine seyirci kalınması, boş açıklamalarla kınar gibi yapılması nasıl bir fatura doğurdu? Durum ortada. Rum kesimi 'Biz ne istersek yaparız. Zaten demedik mi egemenlik haklarımız görüşme masasında değil diye. Azınlık bize tahakküm edemez. Biz hidrokarbon ve diğer alanlarda egemenlik haklarımızı serbestçe kullanırız' sonucunu çıkartmadı mı gelişmelerden?
Zaten, gelişmelerle ilgili bir tutum belirlemeden önce düşünmek lazım Kıbrıs sorunu neden çıktı diye. Adadaki iki halk arasındaki ilişki Kofi Annan'ın da bir zamanlar raporlara nakşettiği gibi her dönem azınlık-çoğunluk ilişkisi değil, aynı anavatanda yaşayan iki halk temelinde olmuştur. Nitekim bunu değiştirmek, adayı bir Rum adası yapmak ve Yunanistan ile birleşmek hülyasıyla yaktı, mahvetti, Kıbrıs Türk halkına her türlü katliamı uygulamaya kalktı Rumlar.
Bunu görmeden, anlamadan niye Rumların ada münhasır ekonomik alanındaki faaliyetlerde Kıbrıs Türk tarafının hakkını vermeye yanaşmadığını, 2012 sonrasında defalarca önerilen ortak geçici komite ve hatta bir şirket ile bu zenginliğin hem adada varılacak çözümün finansmanında hem de her iki halkın refahında kullanılmasını reddettiklerini anlamak mümkün değildir.
Yaşanılan onca gelişmeden sonra varılması gereken nokta görüşmelerin ne zaman başlayacağından veya iki liderin sosyal bir yemekte bir araya gelip gelmeyeceğinden çok daha farklıdır. Nasıl ki Avrupa Birliği bir kömür-çelik iş birliği projesi üzerinden hayata geçebilmiş ise, adada kaynakların, zenginliklerin bir ortak kurum, komite, şirket her ne ise yapılanmayla sağlanması, şiddet ve ayrışmanın yerini ortak çıkarlar ve aydınlık, zengin gelecek umutlarının kaplaması önce karşılıklı anlayışı sonra kalıcı barışı getirebilecektir.
İster federasyon, konfederasyon veya Ab içinde iki devlet olsun, ada halkının çıkarı ancak böyle bir yapılanmayla yeniden güven tesis etmesiyle mümkün olacaktır. Şimdi o çok bahsedilen Kıbrıs sorunu ve enerji konuları için 'altın kesit' bulunmaya çalışıldığı, iki konunun paketleştirilmesi gerektiği senaryoları bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Mesele tam da böyle bir yaklaşımla yeni bir boyuta taşınabilir. Bu kez de Rum kesimi ayak sürür veya oyun bozmaya kalkarsa ödeyeceği bir fatura olur. Böylece çözümden kazancı olduğunu anlayacak Rum liderliği Kıbrıs Türk halkını 'Kıbrıs cumhuriyetine yama yapma' siyasetinden veya 'azınlık çoğunluğa tahakküm edemez' takıntısından 'aynı vatanı paylaşan iki eşit halk' anlayışına gelişebilir. Zaten çözümün anahtar terimi de o değil mi?


Bu haber 465 defa okunmuştur

:

:

:

: