Aklın süzgeci bizi tartar mı?

Sartre der ki; “Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatada ısrar etmenin anlamı yok”…
Sartre der ki; “Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatada ısrar etmenin anlamı yok”…
“içimizde kaynayan komplekslerden, kıskançlıklardan, sevgiden, nefretten, düşmanlıktan habersiz yaşarız çoğu zaman.”
Aklın süzgecinden geçirmek…
Bir gün artık kendinizi tutamadığınız ve aklınız ile dilinizin süzgeçlerini kontrol edemediğiniz noktaya gelirseniz. Bir durup dinlenme, bir içeriye bakma bu yaşama karşı duyduğumuz öfkenin nedenini, bu öfkenin kimlere neden yönlendiğini anlama zamanıdır…
Bu cümle önce kendime…
Yazmanın şöyle bir dezavantajı vardır yaşamda. Siz aklınızdan geçenleri ifade edip paylaştığınız için kişilerin herkesten sakladıkları iç dünyaları ve fikirleri, sizde masanın üstüne dökülmüş çanta içi gibi ortadadır…
En büyük avantajı da budur aslında insanın kendisi için… Siz kendinizi tedavi ediyorsunuzdur. Ama bu açıklık ve samimiyet başka sıkıntılar doğurur. Herkes sizi bilmeye başlar… Çok iyi tanıdığı yanılgısına düşmeye başlar. Sizde de herkesin sizi anladığı yanılgısı yaratabilir…
Ben yazıyorum… Ve söylüyorum. Ama bu bile bana aklın ve dilin süzgeçlerini tam olarak kaldırtamıyor. O kadar çok şeyi düşünüp diyemiyorsun ki…
Aklın süzgeçlerini ve dilin süzgeçlerini kaldırmak mı doğrudur, korumak mı?
Bilmem ama kesin olan bir şey varsa “insan kırmamak doğrudur”…
Felsefede, akıl süzgecinden geçirirken bilmeyerek düşülen yanılgı diye bir şey vardır. Bunu yaşama uyguladığınızda bazılarının neden size çok aşikâr görünen yaşamsal gerçekler karşısında sizin hiç anlayamayıp, toparlayamadığınız şekillerde davrandığını anlarsınız… İnsanoğlu sunulan bilgiyi aklın süzgecinden geçirmeden kabullenmeye yatkındır. Çoğu zamanda yine aklın süzgecini kullanmadan söylemeye meyillidir.
Fikirlerimi söylememle ilgili çoğu kişiden daha cesur olduğuma dair oluşmuş bir önyargıyla yaşıyorum ben. Oysa söyleyemediklerim, söylediklerimden beş beter ve on mislidir.
Ve üstelik bana sorarsanız ben çoğu kişiden az yargı beyan ederim. Cümleye bence diye başlamak gerektiğini bilirim… Mesela hayatımda bir masada otururken yanıma gelen üstelikte az tanıdığım bir insana şöyle olsan, böyle olsan, zayıflasan, kilo alsan, sen doğru değilsin bak ben sana doğrusunu öğreteyim filan demedim… İnsanların kusurları ve sıkıntıları hakkında onları üzecek, ezecek cümleleri bile isteye kurmadım… Kuranlara da hayretle baktım.
Ama bir şey ahlaken ve hukuken yanlışsa, adalet ve eşitlik adına başka insanların sınır ve çabalarına tehdit ediyorsa ve haksızlıksa karşımda ki kim olursa olsun fikrimi söyledim.
“aman söyleme bak sonra dışlanırsın”, “boş ver düzen böyle sen ne yapacaksın ki” beni hiç ilgilendirmedi… “Ben gördüğüm yanlışa dâhil olmayacağım” benim için hayata bakış açısı oldu.
Bir fikri beyan ederken eğer çok genel ve standart bir doğru olma durumunda bahsetmiyorsam “yani çalmak, yalan söylemek, aldatmak, haksızlık yapmak, adam kayırmak, birilerini hak etmediği yerlere bilmem hangi ilişkiler ağı ile getirmek gibi” ben de durur ve düşünürüm bu insana bu denir mi diye… Ama siz bu yazdıklarımı yapan biri ya da birileriyseniz en iyi ihtimal zarafetle söyler ve sizi hayatımdan çıkarırım.
Bu süzgeçler iyiden iyiye kalkmaya ve herkese her şey söylenebilir, herkesi her şey için suçlayabilir hale geldiğiniz zaman sıkıntı büyüktür. Çünkü muhtemelen içteki öfke ve kırgınlıklar artık tutulamamaktadır.
İşte o noktada yanınızda sizi seven insanlar olmasını dilerim sizin için…
Gerçi insan o noktaya geldiğinde en çok o kendini çok sevenlere saldırmaya, onları kırmaya başlar ve hiçbir şey yapmadığını, çok haklı olduğunu düşünmeye de devam eder. Benim kendi adıma kendimi en çaresiz hissettiğim yerdir. Görürsünüz bazen ama müdahale edemez, sıkıntıyı konuşamaz ve düzelmesi için ne yapmanız gerektiğini bilemezsiniz. Çünkü zaten bu durumda bunu görecek kadar yakınsanız en çok hasar alanlardan biri de sizsinizdir.
Bir şeyi söylerken aklın süzgecinden geçirmek etraflıca düşünmek, lafın gideceği yeri, geldiği yeri, sebebini, içsel olarak nedenini bir anda düşünmek demektir. Hani “dokuz boğum” var ya, işte o düşünme süresidir.
Davranışlarımız, düşüncelerimiz ve yaptıklarımızla kendi kaderimizi kendimiz mi şekillendiririz… Yoksa seçme şansına sahip olmadığımız ailemiz ve bazen yine değiştirme şansına sahip olmadığımız çevremiz, yaşamımızda karşımıza çıkan, etkileme imkânına sahip olamadığımız bazı olaylar mı kaderimizin oluşmasında belirleyici olur? Çevremizden edindiğimiz önyargılar, genellemeler, inanç sistemleri, yaşamda edinilmiş korku ve çekingenlikler tarafından filtre edilerek bize yansır. Yani aklın kendine ait bir süzgeci vardır. O yüzden düşünce ve inançlarımızı gerçeğin ta kendisiymiş gibi algılamamamız gerekir. Bu şu demek farklı çevresel etkiler farklı süzgeçler yaratır ve size doğru gelen bir başkası için elbette doğru olmayabilir.
İşte bu noktada sürekli düşünmelidir insan…
Yorucu değil mi?
Ve artık “neden ve niçinleri hep ben mi düşüneceğim” dediğiniz yerde ister aklın deyin ister dilin süzgeçleri kalkar bazen…
İşte orada kırıp dökmeye ve her şeye hak bulmaya başlarsınız… Yine de bu sizin haklı olduğunuz anlamına gelmez…
Ve bazen gözlemlediğim odur ki insanlar kontrol edemedikleri hınç ve öfkelerini vicdanları alınmışcasına, kötülük yapmaktan çekinmeden, edilen lafın, yapılan şeyin kaç hayatı etkileyeceğini düşünmeden insanlar üzerinde şiddet göstererek tatmin ederler…
İnsanlar birbirleriyle karşılaştırıldıklarında daha iyi ya da kötü değildir, yalnızca farklıdır. Her insan değerli, eşsiz ve onurludur. Ve ne hissedersek hissedelim bunu unutmamak gerekir…




Bu haber 34 defa okunmuştur

:

:

:

: