Savunma hakkı...

Otoriteyi reddetme, kendine ait olduğuna inandığı özgürlüklere sarılma, kendi hakkını herkesten ve her şeyden üstün tutma, sahip olma arzusuyla yanıp kavrulma eğilimim yok diyorsanız, ya yalan söylüyorsunuz ya da örneği az görülen özel bir insansınız.
Otoriteyi reddetme, kendine ait olduğuna inandığı özgürlüklere sarılma, kendi hakkını herkesten ve her şeyden üstün tutma, sahip olma arzusuyla yanıp kavrulma eğilimim yok diyorsanız, ya yalan söylüyorsunuz ya da örneği az görülen özel bir insansınız. Ülkeler de biraz hatta birazdan da öte benzer hissi durumlar içerisindedir. Kişileri hukuk, ülkeleri de uluslararası hukuk dairesinde sınırlayarak, hak, sorumluluk, ödev ve yaptırımlarla ehlîleştirmek süreci de çağlardır süren medeniyet kavgasının özetidir esasında.
Yerel hukukun adaleti sağlamada başarı durumu, hukuk kurumlarına ve insanlarına yönelik örülen yüksek koruma duvarlarına rağmen, hep tartışılır olmuştur. Vesayet sistemlerinden şikayet her dönem olmuş ancak şikayet edenler göreve geldiği dönemlerinde de dünün erk sahiplerinin de vesayetten yakınır olmaları hastalığın kalıtsal olduğunu sergilemekte herhalde.
Uluslararası hukuk maalesef her zaman hukukun üstünlüğü temelinde işlev görmemiş, çoğu zaman güçlünün hukuku daha baskın olmuş ülkeler arası ilişkilerin, hakların ve sorumlulukların düzenlenmesinde. Durum şimdi farklı mı? Amerika Birleşik Devletleri, mesela, hukukun üstünlüğünü mü, “benim haklarım önce gelir” desturunu mu dikkate alıyor diğer ülkeler ve uluslararası kurumlarla ilişkilerinde?
19’ncu yüzyılda iki kez İngiltere başbakanlığı yapmış Lord Palmerston’un dünya siyasi literatürüne girmiş ve Batı dünyası diplomasi karakteristik özelliği olmuş “Uluslararası ilişkilerde ebedi dost ve düşmanlar yoktur, değişmez çıkarlar vardır” meşhur deyişi de bir anlamda hukukun hikaye, çıkarların temel olduğunu vurgulamıyor mu? Tabii bu açıdan bakınca, mesela Kıbrıs sorununda, kim haklı, kim haksız tartışmasını bir tarafa bırakmanın yararını görüp; İngiltere’de, ABD’de ve diğer ülkelerde en az bizim kadar sorunun iyi bilindiğini; ancak ülkelerin kendi çıkarları ya da hesapları uyarınca tavır aldıklarını daha iyi anlamıyor muyuz?
ABD Senatosu’nun Ermeni soykırımı kararı hukuka mı uygun, çıkarlara mı hizmet ediyor mesela? Ne anlamı olacak? Yasama organlarının kendilerini tarihçilerin yerine koyup sanki kapasiteleri varmış gibi adeta yargıç gibi hükümlerde bulunmaları elbette sağlıklı bir durum değil. Hem Türk ulusuna hakaret hem de Türk hükümetini rehin alma amaçlı bir siyasi aymazlık davranışı. Türkiye’de de hükümetin de uygun bir şekilde karşılık vermesini gerektiren bir saygısızlık ve düşmanca hareket bu karar.
ABD’nin ne çıkarı var bu işte? Yakında belli olur. Ancak, hani “kıymetli yalnızlık” diyorduk ya Suriye’de “ebedi çıkarlar” temelinde siyaset yerine “moral uygunluğu” savunduğumuz dönemde, belli ki yıllar sonra tam başarıyı yakalayıp, doğudan batıya her alanda ve her coğrafyada yapayalnız kaldık. Tek dostumuz, şimdilik, Hamas. Pardon, bir de kimin hükümet olduğu tartışmalı, Libya’dan BM’nin şimdilik tanıdığı hükümet...
Bir devletin kendini ve uluslararası hukuk ve hakkaniyet çerçevesinde çıkarlarını savunması meşrudur. Bu savunma ister dış düşmana karşı “savaş” şeklinde yapılsın, ister devlete başkaldıran veya devleti kabul etmeyen içten kaynaklanan unsurlara karşı yapılsın, her şart altında hem ulusal hem de uluslararası kurallara, normlara uygun yürütülmek zorundadır. Eğer bu zorunluluk yerine getirilmez ise meşru savunma hakkında aşınma, gerileme yaşanabilir, meşruiyeti sorgulanabilir.
Nasıl devletler kendin koruma hakkını kullanırken İsrail gibi devlet terörü uygular bir çizgiye gelmemeleri şart. Uluslararası ikili veya çoklu sorunların çözümünde de uluslararası hukuk ön planda olmalı ancak güçlünün hukuku uygulanırken bile hakkaniyetten uzaklaşılmamalıdır. Doğu Akdeniz siyaseti, Libya ile yapılan ve artık uluslararası hukuk haline geçen mutabakat ve Geçitkale’de İHA ve SİHA’ların konuşlanması önemli ve ciddi adımlardır. Doğal, coğrafi ve hukuksal hakların savunulmasındaki kararlılık güçlünün hukuku uygulanması alışığı Batı siyasetinde çıkarlarının nerede olduğunu hatırlatılması açısından önemlidir. Zafiyet ve ikircikli duruş ciddi sıkıntılar doğurabilir.
Ancak, devletler kendilerini sadece dış düşmana veya çıkarları üzerinde hesapları olan sözde müttefiklere karşı savunmanın yanı sıra iç düşmana ya da dış düşmanın içteki işbirlikçilerine karşı da kararlılıkla mücadele etmelidirler. Tabii ki gerek işbirlikçilere karşı gerekse her türlü terörist ve aymaz davranışları kendilerine alışkanlık haline getirenlere yönelik mücadele her şart altında demokrasi içerisinde, uluslararası normlara ve adalet ilkesinden ayrılmadan yapılmalıdır.
Nasıl ki Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, ABD’de veya başka herhangi bir ülkede şiddet içermediği sürece ayrılıkçı partiler olması “normal” ancak “ayrılıkçı eylemler” yasak ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de kendi varlığına yönelik tehditleri yasa dışı ilan etmelidir.
Maaşlı sendikacılık olur belki ama maaşlı vatan hainliği olamaz. Devlet memuru hem maaş alacak, hem iş yapmayacak hem de devletin her çıkarına ve hatta varlığına karşı çıkacak, devleti yıkma amaçlı düşman gayretlerine istisnasız destek verecek, hatta komşu ülkede cumhurbaşkanının kontenjanından bir eğitim kurumunda yönetim kurulu üyesi olacak. Anlaşılacak, kabul edilebilecek bir iş mi? Ya da, güya eğitimci sıfatıyla demografik anket yapıp düşmana bildirmesi hainlik değil de nedir?
Şimdi fırsatta istifade “maaşını veren Türkiye’ye sövgülerde bulunduğu” ve sair saçmalıkları seslendirmenin anlamı yok. Fikir özgürlüğüdür der geçeriz o işleri. Ama, kendi devletine bu kadar hıyanet içinde olunması kabul edilemez. Çok istiyor ise basar istifayı, karısını da istifa ettirir. Devletten alır okkalı emekli aylığını, geçer bir siyasi partiye, savunur fikirlerini siyasi platformlarda. Ama, zaten ağır aksak vaziyetteki ortaokul sistemini iki günde bir siyasi gösteri alanı haline getirmek, sabah-akşam devletten aldığı maaşla devlete karşı faaliyetleri örgütlemek kabul edilebilecek bir iş değil.
Sayın Başbakan Ersin Tatar ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay demokrasi içerisinde sorunları çözme azmindeler. Alkışlıyorum. Ancak, sorumluluk boyunlarında asılı, tokmak da ellerinde. Kaçış yok. İster “Demokrasi aşığıyım, muhalefet de olacak” deyip finanse ettikleri gazetelerde, televizyon kanallarında Rum seviciler beslerler, ya da gereğini yaparlar, devletin kendini savunma hakkını yasayla düzenleyip başta işbirlikçi Kızılyürek olmak üzere devlet düşmanlarına “Yeter kardeşim” derler.

Bu haber 960 defa okunmuştur

:

:

:

: