AREV ROMANI

Arev iki bin yirmi yılında İzan yayıncılıktan çıkan bir roman.
Arev iki bin yirmi yılında İzan yayıncılıktan çıkan bir roman. Arev’in yazarı Betül Erdoğan; spor eğitmenliğinden emekli olduktan sonra yerel gazetelerde, çeşitli internet sitelerinde ve kendi bloğunda 'Yağmurla Gelen' yazılar yazmaya başlıyor. Betül Erdoğan'ın ilk eseri iki bin on dört yılında yazdığı 'Halkasız Köleler' bir öykü kitabı. Bunu iki bin on beş yılında basılan Anı-Anlatı niteliğindeki 'Anılara Saygı Günü' isimli kitabı izliyor. İki bin on yedi de 'Şiirleri İçmek Aynı Kadehten' isimli şiir, kitabı çıkıyor. Ve aynı yıl basılan 'Elbet Bir Gün Buluşacağız' isimli romanı Kültür Bakanlığı tarafından satın alınıyor.
Arev bir mübadele romanı. Mübadele kelimesi sözlük olarak değişim, değiş-tokuş anlamına geliyor. Türkiye-Yunanistan nüfus mübâdelesi, 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca her iki ülkenin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutmasına verilen isim. Göçe tabi tutulan kişilere ise mübâdil deniyor.
Kütahyalı Betül Erdoğan, ninelerinden, dedelerinden dinlediği, peşine düştüğü öykülerden esinlenerek yazdığı mübadele romanı Arev’de sade ve akıcı bir dil kullanıyor. Mübadelenin iki ayrı kıyıda oluşturduğu dalgalardan söz ediyor, yıllar sonra oluşan artçıları ilave ediyor kitabın sayfaları arasına. Alıştığı topraklardan giden insanların yaşadıklarına değiniyor. Gittikleri yerde mutlu olamayanları, aklı geride bıraktıklarında olan yürekleri anlatıyor.
Ayrılıklar giriyor kitabın satırlarının arasına doğal olarak ve hiç beklenilmeyen olaylar.
Birbirlerini çok seven iki komşu aile tren garındayken oluyor bu olaylardan biri de. “Biz aşağıda, onlar tren penceresinde ağlaşarak birbirimize bakıyorduk. Trenin ilk uyarı düdüğü uzun uzun çaldı. Sonra ikinci uyarı düdüğü… Üçüncü ve son uyarı düdüğüyle tren hareket etmek üzereyken Eleni’ye, “Arev’i verir misin son kez koklayıp öpeyim” dedim ve pencereden bana uzattığı Arev’i ellerime alır almaz tren hareket etti. Eleni’nin, tren penceresinden yarı sarkık bir şekilde, “Yavrum! Yavrum!” diye bağıran sesi trenin uzaklaşmasıyla yok oldu gitti” (s ;85)
Romanın çatısı bu olay üzerine gerçekleşiyor.
Zehra ve oğlu İbrahim, Eleni ve oğlu Arev bir bulmacanın parçaları oluyorlar. Her şey bu bulmacanın peşine düşen İbrahim’in yolculuğuyla çözüme ulaşıyor.
“İki ayrı nehir gibi ayrı yerlerden akarak geldik ve aynı noktada birleştik. Sonra aramıza iki koldan iki nehir daha katıldı ve kocaman gürül gürül akan bir nehir olduk akıyoruz” (s; 104) diyor İbrahim eşi Emine’ye yazdığı mektupta.
Yıllar geçse de, mübadelede gidenler ve gelenler ayrıldıkları toprakları hatırlıyorlar. Yaşanmışlıkları özlüyorlar aslında.
“Eleni bu şehri çok severdi. Çocukluğu ve genç kızlığı burada geçmişti. Ortaköy’de doğmuş orada büyümüştü. Ortaköy’deki tarihi camiyi de çok sever sık sık giderdi. İstanbul’un bütün tarihi yerlerini gezmişti. İstanbul için bestelenip söylenen şarkılar, yazılan şiirler ve yaşanan ölümsüz aşklar Eleni’yi çok etkilerdi. Yunanistan’a gittikten sonra çok ülke gezmişler ama İstanbul gibi güzel bir şehir görmemişlerdi.” (s ;192).
Yazarın kitabın sayfaları arasında bahsettiği ırmaklar uzun bir ayrılığın ardından, hem de ayrıldıkları topraklarda birleşerek tekrar akmaya başlıyorlar. Bu sürecin ilginç ve sürükleyici öyküsünü anlatıyor Betül Erdoğan.

Bu haber 1655 defa okunmuştur

:

:

:

: