Gönderilmemiş mektuplar

Susamış kalbine su verecekmiş gibi bekledi kütüphane önünde. Beklediğine de değdi. O’nu gördü. Hiç tanımadığı, adını dahi arkadaşları seslendiğinde duyduğu Mustafa’yı… Bu sevgiye hem muhtaç hem yasaklıymış gibi, kalbine kalbine gömdü.
Susamış kalbine su verecekmiş gibi bekledi kütüphane önünde. Beklediğine de değdi. O’nu gördü. Hiç tanımadığı, adını dahi arkadaşları seslendiğinde duyduğu Mustafa’yı… Bu sevgiye hem muhtaç hem yasaklıymış gibi, kalbine kalbine gömdü. Mustafa Meryem’den bî haber koşar adım inmişti bile koca koca 30 merdiveni. Meryem, bu merdivenleri defalarca Mustafa’nın inişlerinden ezber etmişti zaten.

Mustafa servise binip gidince, Meryem’in tutuklu kalan dizleri nihayet çözülmüştü. 2 yıldır adımladığı o yollar yine yabancılaşmıştı. Tanımadığı bir ses tekrar tekrar Mustafa’nın çehresini çiziyordu Meryem’in zihnine. Öyle bir ses ki, kafasından geçen başka hiç bir sesi duyması mümkün değildi. Hem içi içine sığmayan küçük bir kız çocuğu, hem günahını ayıbını bildiğin suçun faili idi.

Genç kız küçük sayılamayacak, nüfusu azımsanmayacak bir vilayette doğup büyümüştü. Annesi de babası da okumuş kimselerdi. Çoğu zamanını anneannesiyle geçirir, eski zamanlardan hikayeler dinlerdi. Eski bayramları, eski adetleri, siyah beyaz fotoğrafları pek severdi. Henüz çocuktu ama ruhu ninesiyle akran sayılabilecek kadar olgundu. Kalabalıkta kimsesiz büyümüş bir çocukluk hikayesi vardı.

Henüz 13 yaşındayken evlenip, aşkı “iyi anlaşmak” olarak tabir eden anneannesinin tavsiyeleri, sadece evleneceğin adamı seveceksin deyip, kalbini bir gün olsun sormayan annesinin yabancılığı, büabasının “aman kızım” diye başlayan bencil cümleleri… Hepsi o kocaman yalnızlıkta biraz daha yalnızlık demekti. İçindekileri, kalbine sığmayanları ya resmetmeli ya şiire dökmeliydi Meryem. Önce günlükler tuttu. Sonra sonra mektuplara dizdi Mustafa’ya duyduğu o sonsuz muhabbeti.

Bir yazdı, iki yazdı, üç yazdı, beş yazdı derken 26. mektubunu bitirdi Meryem. İtinayla katlayıp, dikkatlice zarfa yerleştirdi. Diğer gönderilmemiş mektupların yanına telaşla iliştirdi. Rafın önüne de -mektuplar görünmesin diye- ders kitaplarını dizdi. Çünkü sevmek ayıptı. Sevmenin bir vakti vardı. Sevmek kalp işi olsa da beyni kirletirdi. Erkek sever, kız sevilirdi. Böyle öğretilmiş, böyle anlatılmıştı. Kendisini kendisinden başka anlayacak biri olmadığına emin olarak, kalemi bir kez daha eline aldı.
...
“Sevgiliyi rüyaya bekleyen ama hic misafir edemeyenler de var... Bilinçaltına kazınmamış sevgilinin ellerini değdiremezsin rüyalara. Oysa benim seni görmek için kapamam gerekmeyen gözlerim var. Çünkü her baktığım yerde suretin bellek bellek...

Dokunabilmek için sana; yavaşça ama telaşla; önce şaşkın kaşlarını, sevgiyle bakan gözlerini, gülen burnunu, düşünen dudaklarını sonra avuç avuç yanaklarını, kalbimi kuşatan çehreni ve tek tutanağım ellerini çiziyorum, havada asılı boş panoya... Dokunabilmek için sana, karalıyorum açık gozlerimdeki sisli golgeni...
Gittikce beliriyor, belirdikçe sanki uzaklaşıyorsun…”
Bu haber 1479 defa okunmuştur

:

:

:

: