KKTC’de yönetim fiyaskosu

Kim ne derse desin, durum gerçekten çok vahim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yeteneksiz muhterislerin eline kaldı. Maalesef Nisan ayında başlayan ve halen devam eden “seçim bunalımı” ya da “kronik beceriksizlik” giderek kök salıyor.
Kim ne derse desin, durum gerçekten çok vahim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yeteneksiz muhterislerin eline kaldı. Maalesef Nisan ayında başlayan ve halen devam eden “seçim bunalımı” ya da “kronik beceriksizlik” giderek kök salıyor.
İngiliz yönetiminde ve sonrasında Kıbrıs Türk halkı, tıpkı Kıbrıs Rum halkı gibi, kendi kendini yönetebileceğini savundu hep. Rum tarafındaki pasaport satma skandalı yolsuzluğu adet edinmiş siyasi yönetimin buz dağının su yüzüne çıkan örneği. Sistematik çürüme var. Türk tarafı farklı mı? Hiç de değil.
Sabah, akşam karar değiştiren, bir uçtan diğerine savurulan bir cumhurbaşkanı… İyi niyetli ama, işte o kadar. Kaç üst düzey görevli değişti KKTC Cumhurbaşkanlığı Ofisinde geride kalan kısa sürede? Doğrusu yeni seçilen Cumhurbaşkanına zaman verilmeli, sabır gösterilmeli ve yargılama icraatı üzerinden yapılmalı.
Ama seçim bunalımı Cumhurbaşkanlığı seçiminin Nisan 2020’den Anayasaya aykırı bir şekilde Ekim ayına ertelenmesiyle başladı. Başbakanlığın boşalması hızla vekil ataması ve yeni hükümet oluşumu ile giderilemedi. Keyfi bir şekilde başbakanlık koltuğu iki ay boş tutuldu, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları yerine Ulusal Birlik Partisi güç kavgası önemli görüldü. Kim manipüle etti bu süreci? Cevap belli. Sonuç? Normal bir yarışta hayal bile edemeyeceği parti başkanlığı ve başbakanlık makamına Ersan Saner tırmanıverdi. Niye? Diğer adaylar bir şekilde oyun dışı bırakıldılar, parti kongresi toplandı, dağıtıldı, tekrar gecekondu tarzında tek adayla toplandı.
Sonuç? Meclis başkanlığına gösterdiği adayı bile seçtiremeyen bir hükümet oluşturuldu. Nerede ve nasıl oluştu bu hükümet? Söylemek, yazmak sıkıntı verici. Ancak, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Ankara’ya yapılan bir ziyarette temellerin atıldığı bugün artık aşikar.
Eğer cumhurbaşkanlığı ve hükümet düzgün çalışabilse, inanın bu konular üzerine akademik tartışma olur ama sorun yapmaya da değmez. Ama işler düzgün gitmiyor.
Bir gün Rum kesiminden aşı istenmeyeceği söyleniyor, muhatap AB’dir diye kükrüyor erk sahipleri. Sonra? Cumhurbaşkanına bağlı çalışan iki toplumlu bir komite başkanı üç-beş aşının Rum tarafınca Türk tarafına verileceğini açıklıyor. Miktar ne? Boş laf. Sadece 2,000. Kime yeter? Belki birkaç elite. Halbuki Türkiye 500,000 aşı vereceğini açıklamış, ilk partiyi göndermiş. Beceriksizlik değilse ne? Hem Rum yönetiminin azınlık alt yönetimi değiliz diyeceksin, hem sadaka gibi vereceğini açıkladığı aşıyı kabul edeceksin. Dangalaklık.
Belli ki KKTC’nin başındaki arkadaşlar ülkeyi yönetemiyorlar. Nitekim kendileri de Nisan’da erken seçimi konuşmaya başladılar. Utanç verici durum, Nisan’da seçime gitmeyi bile kendi iradeleriyle değil bir başka başkentin oluru ile yapabileceğine inanıyor bu kifayetsiz muhterisler. Durum 2001 Türkiye’sinin bir benzeri. Ne sağda ne de solda güven verecek siyasetçi var. Üstelik alternatif olması beklenenler de ciddi güven erozyonuyla darmadağın olmuş vaziyette.
Yönetici konumda olanların bu salgın ortamında, Türkiye’nin sağladığı tüm ilave imkanlara rağmen hiçbir soruna çare getirememesi utanç verici. Ya sorunlara çare getiremiyorlar; ya çare ne fikirleri yok; ya da kendi çıkarları ve koltuk sevdası daha tatlı olduğundan memurun maaşının ödenmesinin yeterli olduğuna inanıyorlar. Her üç olasılık da ciddi felaket.
Sıkıntı, akşamüstü başbakan olduğunu sanan arkadaş açıklama yapıyor, birkaç saat sonra Sağlık Bakanı salgın kurulu kararıyla başbakana şah-mat diyor. Halk hangi karar geçerli diye kafa yorarken, hem başbakan hem sağlık bakanı rahatça koltuklarında oturuyorlar, hani görevi devlet kurumlarının ahenkli çalışmasını gözetmek olan cumhurbaşkanı da onları izliyor, sosyal medyada sörf yapıyor.
Maalesef KKTC yönetilmiyor. Otorite zafiyeti var. Kimsenin devletin ve halkın sorunlarına eğilme kapasitesi ve hatta sanki niyeti yok gibi. Kişisel, partisel çıkarlar, ego tatmini her şeyin önüne geçmiş sanki.
Üzgünüm. Maalesef kendi kendini yönetme kapasitesi açısından Kıbrıs Türkü 1963-1974 döneminde mahkum edildiği getto hayatı döneminde bile daha iyiydi. İmkanlar kısıtlı, harekat alanı neredeyse yok durumda idi ama kifayetli ve azimkar yöneticilerle o meşakkatli dönemden yekvücut çıkabildi Kıbrıs Türkü. Türkiye’nin büyük yardımına rağmen bugün gelinen nokta en üstten en alta tüm siyasi kadronun siyaset çöplüğüne süpürmek gereğinin açık ilanıdır.
Durum her açıdan tam bir fiyaskodur. Mevcut kifayetsiz muhterisler kısa sürede def edilmelidirler.

Bu haber 8792 defa okunmuştur

:

:

:

: