Anne albümünden öyküler V Söz resmi

Yapıştırıldığı yerden kopan, ancak albümde bulunduğu sayfayı değiştirmemiş bir resimdi bu. Beni anla, beni tanı, beni yaz, der gibiydi.

Yapıştırıldığı yerden kopan, ancak albümde bulunduğu sayfayı değiştirmemiş bir resimdi bu. Beni anla, beni tanı, beni yaz, der gibiydi.
Anneme benzeyen güzel yüzlü, siyah gece elbisesi giyinmiş genç kadın ve yanında siyah takım elbiseli yakışıklı genç bir adam var bu resimde. Adam kravatlı ve eli genç kadının belinde. Genç kadının ayakları dibinde bir çiçek demeti var. Bir şey kutlanıyor gibi. Bu genç kadını annemden başka birine daha benzetiyoruz, üç kardeş: “Aşkım” diyoruz, “Aşkım’ın anne ve babası olabilir resimdekiler”. Resmin arkasını çeviriyoruz, arkası yazılı bir fotoğraf bu, tarih 21 Eylül bin dokuz yüz elli iki..
Mavi sema ıssız deniz,
yaşamayınız bensiz,
bak işte ben geldim size,
yaşayamadım sizsiz… Ayten-Fikret diye imzalı.
Kıbrıs’dan gelen resimlerin diğerlerinde de var benzer maniler. Bir resim daha var bu fotoğrafın bulunduğu sayfada. Ayten teyzenin çocukluk resmi. O da Ankara’daki kuzenlerine gönderilmiş.
Ayten teyze, dedemin amcası Ahmet Kahveci Hasan’ın kızı. Dedem annemi Kıbrıs’a götürdüğünde güzel vakit geçiriyorlar. Fotoğraftaki genç ve güzel Ayten Teyzemizin küçük kızı olan Aşkım’ın, Ankara’ya geldiği günler gözümde canlanıyor.
Üzücü bir şekilde gelmişti haber. Aşkım’ın oğlu Kıbrıs’da Güvenlik Kuvvetlerinde askerliğini yaparken trafik kazası geçirmiş, boynu zedelenmiş, hareket edemiyor. Teyze kızlarımdan, Aşkım’ın Ankara’ya Türk Silahlı Kuvvetleri Bilkent Rehabilitasyon Hastanesine geleceklerini öğreniyorum. Zor günler geçiriyor Aşkım. Ama ümidini yitirmiyor, oğlu iyileşecek. Heyecanlı bir bekleyişle, oğlunun başından bir saniye bile ayrılmayan Aşkım’ı Teyze kızlarımla ziyaret ediyoruz. Ayşenur ablam ve Yurdanur ablam, Ayten Teyze Ankara’da hastanede yatarken de Aşkım’ın yanında olduklarını, sabah gelip boş yatağı gören Aşkım’ın anne kaybı yaşadığında acısını paylaştıklarını, o gece “Annem orada soğukta uyur. Ben burada nasıl sıcakta uyurum” diye hıçkırıklarını anlatmışlardı bana. O yüzden hastane havasından uzaklaştırmamız gerek şimdi Aşkım’ı. Biz de ikna edip arada bir dışarı çıkarıyoruz. Aşkım, ben, eşim ve küçük oğlum Ankara Kalesine gidiyoruz.
“İyileşecek değil mi?” diyor.
“Tabii ki diyorum, gencecik daha iyileşecek…” (Sesimin titremesini saklamaya çalışıyorum. İyileşmemesinden ben de onun kadar korkuyorum). İyileşiyor Aşkım’ın oğlu, kalkıyor ayağa üç dört ayda, bir de yakışıklı. O iyileşince biz gündelik konulardan, kaybettiğim annemden, onun annesinden (ama nasıl kaybettiğinden değil, çünkü o çok üzücü bir hikâye) konuşuyoruz. Bir resim gösteriyorum ona. “Aa, annemle babamın nişan resmi. Bende bile yok”, diyor. Küçük oğlum dört yaşında o zamanlar, oyuncak arabası elinden düşmüş onun peşinden kucağımdan iniyor, ben de fırlıyorum arkasından, resim konusu kalıyor.
Şimdi albümden düşen, işte o resim. On iki -on üç yıl sonra sonra bir işaret gibi algılıyorum bunu. Girne Mağusa arası bir buçuk saat. Aşkım’ı arıyorum.
“Seni özledim Aşkım, hadi yemeğe gelin”.
“Gelemeyiz diyor, yeni açtığımız ekmek kapımızı bırakmak olmaz. Siz gelin”. İki oğlan ben ve eşim kalkıp Aşkım’ın iş yerine gidiyoruz. Ankara’yı anlatıyor, oradaki günleri, onun için zor günler olduğundan açmaya kaçındığım konuyu açıyor, kendiliğinden. Oğlu iyileştiği için kötü anımsamıyor artık o zamanları.
Kalkmaya yakın tekrar aynı resmi gösteriyorum. “Annemle babamın nişan resmi, bende bile yok” diyor tekrar. “Bana gönderir misin?” Hemen internetten gönderiyorum. Göç coğrafyasının kaderi bu. Bavullar dolusu fotoğrafların, mektupların ve yaşanmışlıkların geride kalması. Boğazımda bir yumru.

Bu haber 329 defa okunmuştur

:

:

:

: