İndİgo günlükleri

Eğer bir kitabın yazarı arkadaşınızsa o kitabı herkesten önce okuma şansına sahip oluyorsunuz. Dahası o kitabın hangi koşullar altında yazıldığını biliyorsunuz.

Eğer bir kitabın yazarı arkadaşınızsa o kitabı herkesten önce okuma şansına sahip oluyorsunuz. Dahası o kitabın hangi koşullar altında yazıldığını biliyorsunuz. Ben bu şansa sevgili yazar Sevil Kesimal’ın son kitabıyla bir kez daha sahip oldum. Indigo Günlükleri yazar Sevil Kesimal’ın ikinci yapıtı. Dut Kokusu isimli öykü kitabından sonra günlük kurgusuyla yazdığı bu kitap bir solukta okunuveren sürükleyici ve bilgilendirici bir anlatıma sahip.
Kitabın yazarı Sevil Kesimal 1961 Ankara doğumlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra bir kalkınma ve yatırım bankasında çalışıyor. Daha sonra, 2014 yılında Ankara Öykü Günleri Derneği kurucuları arasında yer alarak çalışma hayatından ayrılmaya karar veriyor, dernek tasfiye edilene kadar, üç yıl boyunca dernek faaliyetlerinin yürütülmesinde çeşitli görevler üstleniyor.
Indigo Günlükleri kitabı Bilim ve Sanat Yayınları tarafından basılıyor. Doksan üç sayfalık kitap on dokuz bölümden oluşuyor. Kitabın Yayın Yönetmeni Mehmet Öz. İndigo, çivit mavisi anlamına geliyor. Kitabın kapağı ismiyle bağlantılı olarak çivit rengi olarak tasarlanmış. El yazıları dikkati çekiyor bu zeminde, okuyucuya bunun bir günlük olduğu düşüncesini vermek için çok güzel düşünülmüş.
Indigo Günlükleri sadece çocukları Kanada’ya göçmen olarak yerleşen bir ailenin bu uzak coğrafyaya yaptığı yolculuğun hikayesi veya ayrılığa dair bir anlatı değil, kurgusal bir günlük ama yaşanmışlıklardan yola çıkıyor. Tarihe tanıklık ediyor. Çünkü yazar bu eserini annesi hastayken, kendisi karantinadayken yazıya döküyor. Bu sürece annesini kaybetmenin acısı oturuyor yüreğine.
Karantinada olan bir insan sevdiklerini özler. En çok da uzaktakileri. Yazar bu metni yazarken Kanada’ya göç etmiş oğluyla geçirdiği ayları günlük tarzıyla kurgulayıp anlatırken bir yerde özlem gideriyor. Derin bir evlat sevgisini, hiç dile getirmemiş olsa da her sayfada hissediyor okuyucu.
Kitabın üçüncü sayfasında “Salgında elinden tutup karantinaya girdiğim, ama elele çıkamadığım anneme” ithafı var. Yazar en yakın arkadaşlarımdan olduğu için burada yazıma bir ekleme yapmak istiyorum. Karantina süresinde bir ara telefonda konuşamayacak kadar güçsüzleşip, bizleri endişelendirdi. Ancak sevgili Sevil Kesimal sağlık sorunlarıyla boğuşurken yazma tutkusunu ihmal etmedi. Yazarın pandemi döneminde evde kalma sürecinde yüreğinden dökülenler giriyor anlatısına.
Bazen bilgileniyoruz, bazen hüzünleniyor bazen de gülümsetiyor, güldürüyor anlatılanlar. Dili çok güncel. Konuşmalar anne ile oğul arasında geçiyor. Gençlerin dili hâkim o yüzden, yazarın ilk kitabından farklı, daha canlı bir dille karşılaşıyoruz bu yapıtında.
“Bazen görmemiz gereken sadece bir noktadır.” Kitabın başında Indigo tabelasındaki ayrıntıyı fark etmeyen yazar zaman ilerledikçe tabeladaki biçimsel gönderme gibi içinde yaşadığı yeni coğrafyanın detay ve tezatlarını okuyor.
Çocukken korktuğu sınırları düşünüyor: “Ben sınırları kestiremediğim için korktuğumu sanıyordum, meğer korktuğum sınırın kendisiymiş. Sınırda olduğumu fark ettiğimde vazgeçiyordum; evin arka bahçesi, su kanalı sınırdı, kesekli tarlalar, lojmanın önünden geçen dere, üstündeki köprü de öyle. Çocuk kavgalarında bile köprünün ortasına kadar gidiyor, tam ortada duruyordum.” Zaman ona gerçeği öğretir. “Kavramıştım, sınır yalnızca eşikti, adımımı atıp yola devam etmeyi bilmem gerekiyordu.” (s;31).
Ve ülkesinin gerçeklerinden uzak kalamaz Sevgili Kesimal uzak bir coğrafyada olsa da. “WhatsApp’tan mesaj geldi, arkadaşlar, gazete haberinin linkini de eklemişler. Türkiye’deki çevre katliamını kınamak için, Kaz Dağları’nda altın arama ruhsatı alan şirket protesto edilecekmiş. Şirket merkezinin önünde ‘Su ve Vicdan Nöbeti’ başlatılmış, bu pazar da miting düzenlenecekmiş. Birkaç gün burada yokuz hiç olmazsa nöbete katılalım, dedik” (s;43).
Ve Thomas’ın öyküsü. Yazar parkta gördüğü genç bir adamın öyküsünü yazıyor, roman olacak derinlikte bir öykü bu. “Ne kadar zaman geçtiğini anımsamıyor, son ziyaretiydi, barınma evine yerleştirildiğini anlatırken, üzülme artık, seninle ilgisi yok, kendime bakma yetisinden yoksunmuşum, diye açıklamıştı annesine” (s;48). O kadar empati kuruyor ki bu gençle, kendisini evlat edinmeyi bile düşünüyor.
Yazar kitabında pek çok eserden söz ediyor. Bunlar yazarın anılarının arasından fırlayıp okurun anılarına ya da okuma listesine yerleşiyorlar.
Ortak dostlar var kitapta. “Sosyal medya hesabında görmüştüm, Ayten piknik yeri gibi bir açıklıkla bağdaş kurmuş, ters çevirdiği kazanı darbuka gibi çalıyor. Üzerinde şalvarımsı pantolon, başında kenarları oyalı, yemeniden bandana. Kısa bir video. Ayten beni hep şaşırtır zaten. En son 1 Mayıs’ta karşılaştık, arkadan gelen sendika kortejindeydi. Davul sesine dönmüştüm. Baktım Ayten, kocaman davulu asmış boynundan, gümbede güm!” (Yazar Ayten Kaya Görgün anlatılıyor. s;58)
Ve anneanneyle ilgili anlatı pandemi döneminde çok yaşanan bir öykü.“Kulağına fısıldamış: Geldiler anne, bütün oğulların geldi, kapıda bekliyorlar. İyileşeceksin, korkma. O uyku-uyanıklık arasında kafasını sallamış, biliyorum, demiş babama. Biliyorum geldiler, Süleyman’ımla konuştum, anne, dedi bana.
Babam ağlayarak çıktı; doktorlar, oğullarını beklediğini bildiklerinden, anne diye seslendikçe, geldiler sanmış.” (s;80)
Bir gezi kitabı olarak da niteleyebiliriz bu yapıtı. İçinde yaşadığı coğrafyayı resmediyor yazar. Bizleri Toronto’nun sokaklarında, parklarında gezdiriyor, insanlarıyla tanıştırıyor, gelenek göreneklerinden söz ediyor, iklimini hissettiriyor.
Anı da olsa, kurgu da olsa hayatın ta kendisini anlatıyor yazar. Yazarın yeni kitaplarında yeni coğrafyalarda buluşmak dileğiyle.
Bu haber 708 defa okunmuştur

:

:

:

: