Tehlike hiç de uzak değil…

Nükleer tehdit neredeyse her gün bahsedilir oldu artık.

Nükleer tehdit neredeyse her gün bahsedilir oldu artık. Rusya’nın “ilk vuran olmama” özünü bir kenara iterek ulusal savunma gerektirirse her türlü imkanı, bu arada nükleer kapasitesini de kullanacağını açıkça ilan etmesi elbette Ukrayna işgali ve savaşında çeşitli şekillerde Ukrayna yanında duran ABD ve Batı Avrupa ülkeleri açısından çok ciddi bir varoluşsal tehdit haline geldi.

Rusya’dan varoluşsal tehdit
Bir yandan başta Macaristan olmak üzere bazı ülkeler adeta Rusya ile flört etmeye, işgale karşı uygulanan yaptırımları sorgulamaya başlarken, diğer yandan da olur ya nükleer savaş aşamasına geçilir ise Rusya ilk hangi şehri vurabilir konusunda “akıllı tahminler” yapılmaya başlandı. Rusya'dan nükleer uyarıların sıkça yenilenmesi Batı toplumlarında endişe dalgaları yayarken, daha önce 2008 ekonomik krizi tahmini ile “Dr. Doom” yani “Kıyamet Doktoru” olarak ün yapan New York Üniversitesi (NYU) ekonomi profesörü Nouriel Roubini, nükleer bir savaşta Rusya’nın ilk vuracağı kentin New York olacağını iddia etti.
Önde gelen bir ekonomi profesörü olarak 2008 ekonomik krizini bilmesi Prof. Roubini için belki çok iddialı bir durum değildi. Ancak doğacak ekonomik sonuçlardan hareketle siyasi başkent Washington’dan ziyade Rusya’nın ABD’nin savaşma kapasitesini “hadım etme” düşüncesiyle finans başkenti New York’u hedef alacağı iddiası hem büyük şaşkınlık hem de ciddi korku uyandırdı.
Prof. Roubini’nin özellikle New York’ta yaşamak çok da güvenli olmayabilir açıklaması ve savaş sonrasında 20 yıl boyunca şehrin çoğu bölgesinin su altında kalması dahil çeşitli felaketlerle boğuşacağını iddia etmesi Rus füzelerinin, özellikle hipersonik “Satan 2” nükleer füzelerinin menzilinin neredeyse tüm dünya başkentlerini kapsadığı da düşünülürse nükleer tehdidin ne kadar varoluşsal bir tehlike oluşturduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Barış görüşmeleri şart
Her ne kadar bu günlerde barıştan, uzlaşmadan, hatta ateşkes ihtiyacından bahsedilse hemen Rusya taraftarı gibi damgalansa da Türkiye’nin çok uzun süredir yapmaya çalıştığı gibi bu savaşın sona erdirilmesi, en azından dökülen kanın durdurulması için silahların susturulması sadece temel bir insani ihtiyaç değil, global boyutlara ulaşabilecek bir tehditi kontrol altına almak, yayılmasını engellemek için şarttır.
Elbette Rusya’nın saldırganlığı ödüllendirilmemelidir. Ancak, Rusya nükleer silaha başvurmaz falan gibi romantik yaklaşımların sonucunun çok ciddi olabileceği de dikkate alınmalıdır. Nihayette Rusya’nın saldırganlığı, yayılmacılığı elbete kınanmalı ancak Putin’in de bu duruma tek başına da gelmediği, özellikle ABD’nin dayatmasıyla Batının genişlemeci politikalarının da durumu provoke etiğini görmek lazım.

İtalya’da faşizmin ayak sesleri mi?
İtalya'da 25 Eylül'de yapılan erken genel seçimlerin ardından Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, yeni hükümeti kurma görevini Giorgia Meloni'ye verdi. Böylece sağ ittifakın lideri Meloni hem İtalya'nın ilk kadın başbakanı, hem de Kardeşler Partisi (Fdl) ve faşist geçmişi çağrıştıran üç renkli alevden oluşan sembolünü başbakanlığa taşıdı. Meloni ile birlikte Lig Partisi lideri Matteo Salvini ve Forza Italia lideri Silvio Berlusconi de iktidara yürüdüler.
45 yaşındaki Meloni ülkenin faşist diktatörü Benito Mussolini'nin Ekim 1922’de iktidarı ele geçirmesinin 100’ncü yıl dönümünde başbakanlık koltuğunda tırmandı. Başbakanlığı devraldığı törene erkeksi bir takım içerisinde gelen Meloni endişeleri yatıştırma maksadıyla tüm propaganda dönemi boyunca ısrarla partisini “aşırı sağcı” hatta “sağcı” olarak tanımlamaktan kaçındı, hep “muhafazakar” ve “İtalyan değerlerine sadık” bir siyasi hareket olarak sunmaya gayret gösterdi. Mesela, kampanya döneminde İtalyancanın yanı sıra İngilizce, Fransızca ve İspanyolca dillerinde kaydettiği video mesajlarında Meloni, İtalya’da faşizm döneminin “on yıllar önce tarihe gömdüğünü” vurgulayarak “Bir dönem demokrasiden ödün verilmesini ve Yahudi karşıtı utanç verici yasaları da kesin bir dille kınadığını” söyledi.
Hep söylenildiği gibi, politik istikrar ve temsilde adalet her zaman uyum içerisinde olamıyor. Koalisyonlar bir yandan uzlaşı, hoşgörü ve tahammülü zorunlu kılarken, tek adam ya da otokrasi tehlikesini ortadan kaldırırken, bir yandan da istikrarsızlık getirebiliyor. Ayrıca, seçimden önce yaptığım analizde vurguladığım gibi, uzlaşmayı ve demokrasiyi güçlendirmesi beklenen seçim koalisyonu uygulamasının, ülke ve dünya ekonomik-politik gelişmeleri nedeniyle İtalya’da da gördüğümüz gibi aşrı sağ bir partiyi ve liderini iktidara taşıyabiliyor.
Ancak, bu duruma nasıl gelindiğini de iyi değerlendirmek gerekir. Gerçi Türkiye çlok daha kötü ama, İtalya'daki yoksulluk yüzdesi yüzde 20,1'e yükselirken, istatistikler 90 bin küçük ve büyük şirketin ekonomik koşullar nedeniyle kapanma olasılığıyla karşı karşıya olduğunu göstermekte.
Sanki, 1928 krizi sonrasında Avrupa’da ve dünyada yükselen otoriter yönetim tarzının ayak sesleri duyduk gibi İtalya’da? Sol bloğun seçim kampanyasında İtalyanlara söylediği gibi, acaba seçim, hürriyet ve demokrasi ile Macaristan’ın Viktor Orbvan’ı ve Rusya’nın Vladimir Putin’i gibi otoriter liderleri tarzında liderlerin peşine düşülmesi arasında geçti ve İtalyanlar korkarım Meloni zaferiyle sadece siyasi krizden çıkmayı hedeflediler, İtalya’yı Macar ve Rusya çizgisine çekmediler.
Yine de, Çizme’ye baktıkça çoğumuzun acaba İtalya’da faşizme dönüş başladı mı endişesini hissetmemiz kaçınılmaz olacak.

KKTC’de devlet reformu şart
Yeni meclis ve cumhurbaşkanlığı yerleşkesi inşaatı üzerinden Kuzey Kıbrıs’ta büyük bir Türkiye karşıtlığı fırtınası estiriliyor. Türkiye tarafından “hibe” olarak gerçekleştirilecek yerleşke inşaatı ile kapasitesi yüksek bir Cumhurbaşkanlığı ofisi ve meclis binasına kavuşturulacağı, Rum tarafına ve dünyaya Kıbrıs Türk devletinin varlığını ve kalıcılığını ispatlama amaçlandığı söylenegelmekte. Bu yerleşke yapılmasa sanki onun inşasına harcanacak para KKTC halkına dağıtılacak, Türkiye’den ithal enflasyon ve kur krizinden doğan sıkıntılar sanki ortadan kalkacakmış gibi kişisel ikbal merkezli, ya da KKTC’nin varlığına düşman muhalif sesler yayılıyor.
Kıbrıs Türk halkının varoluşunun en büyük tehdidi kendi ayakları üzerinde durmasına imkan verecek bir ekonomik yapıya, öyle bir yapıyı kuracak ve yaşatacak toplumsal iradeye sahip olamamasıdır, bu görülmüyor maalesef.

Yapılması gereken: Kendi ayakları üzerinde duran KKTC
Gerek doğu Akdeniz gelişmeleri, gerekse Kıbrıs Türk ve Türkiye çıkarları adada çözüm görüşmeleri başlayıp başlamamasından ve hatta çözümden bağımsız olarak kendi ayakları üzerinde duran bir Kıbrıs Türk ekonomisi ve devleti kurabilmektir.
Bunun birinci şartı ciddi ve kapsamlı bir devlet reformu yapılabilmesidir. Mesele hızla devleti küçültmek, özel sektörü güçlendirmek, vergi reformu, serbest ticaret alanı ilanı, sendikal hakların yeniden şekillendirilmesi gibi radikal adımlar gerekmektedir. Kıbrıs Türk halkı kişisel ikbal beklentileri yerine toplumsal ikbali ve bu uğurda hep birlikte ciddi özveriler, dolayısıyla da acı çekilmesine ikna edilmeden bunun gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.
Türkiye dahil kimseye muhtaç olmayacak bir sistem kurulması mümkündür. Bunun için herkesin elini taşın altına koyması şarttır.
Sanırım Kıbrıs konusuyla ilgilenen birçok kişi Rum basınını takip edebilmekte, en azından Rum basın özetlerini Kıbrıs Türk basınına yansıyan şekliyle okuyabilmektedir. Ne diyor bu haberler? Bir yandan Rum bölgesine Kıbrıs Türküyle evli TC vatandaşlarına bile geçişte ciddi sıkıntılar yaşatılırken, KKTC vatandaşlarının Rum bölgesinde daha fazla iş imkanı sağlanarak Türkiye bağlarının zayıflatılması bir strateji olarak belirlenmiştir. Buy çok ciddi bir tehlikedir.

Bu haber 1832 defa okunmuştur

:

:

:

: