GÜZEL BİR DÜNYA YARATILIYORSA BUNDA HERKESİN PAYI VARDIR

Son üç yılda BAŞDÖNDÜREN hızla değişime uğrayan bir DÜNYA var.

Son üç yılda BAŞDÖNDÜREN hızla değişime uğrayan bir DÜNYA var.

Geceden sabaha DEĞİL
bir saat içinde bile yeni DOĞRULAR ve akıl almaz gelişmeler yaşanıyor.

Kendinizi olabildiğince bu hıza uydurun. Yoksa YABANCILAŞIRSINIZ.

Çemberin dışında kalan OYUNDAN çıkmış olur.

Sevgilerimle…

SANKİ AŞK GİBİ

senin kışların için
yüreğimde sakladığım
kış güneşlerim var...

minik bir ağustos böceği
çıkıp oturmuş sevda telime
gözlerimse
umudun ve neşenin yeşilinde...

yakındır bahara durması
badem ağaçlarının...

Ayşe TURAL

“ BİZ SİZİ ÇOK SEVDİK “

diyen Kululu öğrencim Avukat KEMAL AKKURT az önce bu GERÇEK öyküyü göndermiş…

“ Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallesine göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.

Araştırma yapan öğrencilerin hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

Bundan tam 25 yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü, araştırmaları esnasında bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.

Öğrenciler o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176’ sının olağanüstü bir başarı gösterip avukat, doktor, ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar.

Profesör çok etkilenmişti. Bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için, her biriyle buluşma şansı oldu.

“O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı.

“Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde.”

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hâlâ hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması çok zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hâlâ dinç duran bir kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahalleden kurtarıp, başarılı birer insan ve yetişkin olarak hayata nasıl kazandırdığını bunun sihirli bir formülü
olup olmadığını sordu.

Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi.

“Çok basit.” dedi. “Ben o çocukları sevdim''

“Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır.”

EİNSTEİN

Ben de sizleri YÜREKTEN SEVDİM çocuklarım…


YENİDEN YAŞAMAK

Bir sokağı yaşamak mesela...
Ya da tepeden tırnağa çiçek açmış bir ERİK ağacını yaşamak...

Bir şehri solumak belki...
Bir semti sevmek...
Hoş olmaz mı?

Bir kelebek kanadında uçmak...
Bir kaplumbağa sırtında
keşfetmek dünyayı...

Bir aşkı mesela...
Bir aşkı yaşamak...
Tutmak elinden sımsıcacık...
CAN yangını saatler...
Haydi, elinizi çabuk tutun...
Hayat sizi buruşturup bir kenara fırlatmadan...
Ayşe TURAL


( Kaybolan Mesleklerden )
POSTACILAR ve ÇOCUKLUĞUM

Sabah daha gün ağarmadan cin gibi uyanırsanız eğer belleğinizin ne denli berrak olduğunu farkedersiniz.

Tertemiz bir su gibi… Anımsanan her şey daha DÜN gibi… Capcanlı…

Hayatımızın tam orta yerinde dururdu POSTACI… Sokağın başından kahverengi takım elbisesi, başında kasket şeklinde armalı şapkası, omzunda asılı kalçasına kadar inen irice kahverengi deriden içi ZARF dolu şişkince çantası ile göründü mü oyunları yarıda bırakır onu seyrederdik.

Hangi evin önünde duracak, hangi kapıyı çalacak diye nefesimizi tutardık. Hatta tahmin bile yürütürdük.

Sabriyanım teyzeye mi yoksa Mukaddes ablalara mı gidecek, diye… Ah, elbette bize de gelirdi ara sıra…

Ben Karabiga’da doğmuşum ama bir bir buçuk yaşlarında Biga’ya gelmişiz. Bayram Yerinden başlayarak kıvrıla büküle giden Uzun Sokakta geçti çocukluğum.

Evimiz sokağın hemen başında, Bozacı Salih’in dükkanının yanında Nerimelerin evine bitişik, dışı tahta kaplamalı, üç katlı kocaman bir evdi.

Hem de iki kapısı vardı. Biri PORTA dediğimiz büyük diğeri daha küçük bir kapı… Büyük kapıdan depo gibi bir sürü küçük oda olan bodrum katına, birinci kata girilirdi. Orada hayal meyal inek ve keçilerin kaldığını hatırlıyorum.

İkinci ve üçüncü kata da küçük kapıdan girerdik. İçten üç katı da birbirine bağlayan tahta merdivenler vardı. Bir sürü de oda… Basamaklarında sadece biz değil tüm komşu çocuklarının EVCİLİK oynadığı merdivenler…

Arkada da incir, ayva, erik ve nar ağaçlarının; mor zambakların, karanfillerin ekili oldukları bahçemiz…

Sokağa bakan pencerelerinin önünde teneke saksılarından aşağı doğru sarkan mis kokulu karanfiller…

Sokak kapısının hemen dibine dedemin elleriyle diktiği portakal rengi çiçek açan sarmaşık… Nasıl da evin ön yüzüne sevgiyle sarılmıştı.

Bana göre masallardaki evlerin bile en güzeliydi evimiz…

Üçüncü katın penceresinden etrafı seyrederken köşeden boyunlarında fotoğraf makinası asılı turistler görünürdü. Önce bizim ev çekilirdi hemen… Çiçekler arasından görünen gülümseyen yüzümle ben… Kimbilir hangi ülkelerde sararmış fotoğraflardayım. Onlar benim ben olduğumu bilmeden…

Çok renkliydi çocukluğum… Herkes içindeydi mesela… Hakim Cemal Beyamca, Avukat Adnan Abi, BİGA Lisesinin yakışıklı müdür muavini matematik öğretmeni Ayhan Bey, Postane Müdürü Sabit Abi…

Sabit Abilerle kapı karşıydık. Önce orası kocaman bir bahçeydi. Baharda bembeyaz çiçekler açan erik ağaçları vardı. Bahçenin gerisinde de oturdukları iki üç katlı beton ev… Sonradan hemen buraya da o zamanın modası apartman dikildi.

Hayriye Hanım teyze beyaz tenli, yanakları dolgunca, güleryüzlü bir kadındı. Hep neşeliydi. Kızı Işınsu abla, ablamın arkadaşıydı. Oğulları Ersin ve Şemsi de kardeşim Bedişle benim akranımızdı…

Işın ablayla ablam o zamanların MODA ve SES mecmuaları, Fotoromanlarını alıp okurlar. Fısır fısır konuşup gülüşürlerdi.

Dikiş dikme faslına geçtiklerinde ben hemen dergileri elime geçirir bir köşeye çekilirdim. Çok roman okurlardı. Daha onlar bitirmeden ben onları da okumuş olurdum.

Çocuk seven insanlardı ki özellikle yukarıdaki evlerine çok sık giderdik. Bahçeden erik koparmamıza filan hiç kızmazlardı.

Sanırım Arnavut göçmeniydiler biz de Bulgaristan göçmeni…

NANO vardı, kimin annesiydi Hayriye Hanım teyzenin mi Sabit Abinin mi bilmiyorum.

Torunları Nano ( nine ) dediği için bizim de Nanomuzdu o… Çok becerikli bir kadındı, çok güzel yemek yapardı… En lezzetlisi de asma yaprağı ile yaptığı dolmalardı…

Bahçede oynarken kokusunu duyardım. Mutlaka sahanda ağaçların altına bize de getirir oyun arasında yerdik. Ya da muşamba serili mutfak masasında gülüş cümbüş kapış kapış atıştırırdık. Nur içinde uyusun.

Sabit Abi, işine son derece bağlıydı. Her zaman takım giyer, kravat takardı. Aynı saatte evden çıkar ve yine belli saatte eve dönerdi. İşini ciddiye alırdı belli ki!

En çok dikkatimi çeken elindeki kahverengi deriden çantasıydı… Hep şişkindi, çocuk aklımla onun da mektuplar taşıdığını düşünürdüm.

Bana göre postacıların çantaları HAYAT DOLUYDU…

Kim bilir ne hikayeler saklıydı içinde…
Bu haber 3759 defa okunmuştur

:

:

:

: