Son zamanlarda gündelik hayatta, siyasette ve dijital mecralarda dilin giderek sertleştiğine tanıklık ediyorum; bu yazıyı yazma ihtiyacım da tam olarak buradan doğdu. Üç ayların hatırlattığı bu manevi zaman dilimi, insanın diliyle vicdanı arasındaki bağı yeniden düşünmesi için güçlü bir fırsat sunuyor. Ancak bu hassasiyet yalnızca belirli zamanlara ait bir bilinç olarak kalmamalıdır. Dil ahlakı mevsimlik bir duyarlılık değildir. İnsan yılın her gününde söylediği sözün sorumluluğunu taşır. Çünkü dil yalnızca bir ifade aracı değil insanın iç dünyasının dışa yansıyan aynasıdır.
Son zamanlarda gündelik hayatta, siyasette ve dijital mecralarda dilin giderek sertleştiğine tanıklık ediyorum; bu yazıyı yazma ihtiyacım da tam olarak buradan doğdu. Üç ayların hatırlattığı bu manevi zaman dilimi, insanın diliyle vicdanı arasındaki bağı yeniden düşünmesi için güçlü bir fırsat sunuyor. Ancak bu hassasiyet yalnızca belirli zamanlara ait bir bilinç olarak kalmamalıdır. Dil ahlakı mevsimlik bir duyarlılık değildir. İnsan yılın her gününde söylediği sözün sorumluluğunu taşır. Çünkü dil yalnızca bir ifade aracı değil insanın iç dünyasının dışa yansıyan aynasıdır.
İnsanın ağzından çıkan söz bazen bir yarayı derinleştirir bazen de yeni bir kırılmaya sebep olur. Bela vermek, küfür etmek ya da hakaret içeren ifadeler kullanmak çoğu zaman anlık bir rahatlama gibi görülür. Oysa bu tür sözler ne öfkeyi iyileştirir ne de adalet duygusunu besler. Aksine insanın kendi iç dünyasında sertleşmeye yol açar. Dil sertleştikçe düşünce de sertleşir. Düşünce sertleştikçe insani bağlar zayıflar. Birlikte yaşama kültüründe dilin sertleşmesi güven duygusunu aşındırır.
Bu sorun yalnızca bireysel ilişkilerle sınırlı değildir. Küfür ve hakaret dili sosyal hayatta olduğu kadar siyasal alanda da ciddi bir tahribat oluşturur. Küfür nitelikli söylemlerin ne siyasi hayata ne ekonomik düzene ne de sosyal hayata bir katkısı vardır. Bu dil çözüm üretmez. Bu dil ikna etmez. Bu dil yalnızca gerginliği büyütür. Siyasette hakaret ve beddua kullananlar muhataplarını tanımladıklarını zanneder. Oysa kullandıkları dil ile asıl kendilerini tarif ederler. Birlikte yaşama kültürünü değil kendi sınırlarını görünür kılarlar.
Aynı sorumsuzluk dijital alanlarda da karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medya gerçek hayattan kopuk bir alan değildir. İnsanların sosyal medya hesaplarında bela vermeyi, küfür etmeyi ya da aşağılayıcı ifadeleri normalleştirmesi etik değildir. Görünmez bir kalabalığa söylenen sözler etkisiz değildir. Aksine daha hızlı yayılır ve daha geniş bir etki alanı oluşturur. Bu dil zamanla sıradanlaşır ve ortak söylem alanını kirletir. Böyle bir zeminde sağlıklı bir kamusal tartışma ortamı oluşmaz.
Üç aylar bu noktada güçlü bir hatırlatma yapar. Oruç yalnızca aç kalmak değildir. Oruç dile sahip çıkmaktır. Öfkeyi tutmaktır. Vicdanı arındırmaktır. Ancak bu disiplin Ramazan ile sınırlı kalmamalıdır. Yılın her günü insanın diline hâkim olması bir ahlak meselesidir. Çünkü insan her gün bir sözle bir vicdanı onarabilir ya da bir ilişkiyi onarılamaz hâle getirebilir.
Bela vermek ve küfür etmek çoğu zaman güç göstergesi sanılır. Oysa bu bir güç değil zayıflık işaretidir. Güçlü olan insan öfkesini yönetebilen insandır. Güçlü olan insan itirazını dahi ahlak içinde dile getirebilendir. Tam da bu nedenle daha sakin, daha onarıcı ve daha sorumlu bir dile ihtiyaç her geçen gün daha fazla hissedilmektedir.
Üç ayların sunduğu bu manevi hatırlayış, insanı geçici bir hassasiyete değil kalıcı bir farkındalığa çağırır. Dilini koruyan vicdanını da korur. Sözünü temizleyen düşüncesini de temizler. Yılın her günü bu bilinci taşıyabilen bireyler için birlikte yaşama kültürü daha sağlıklı ve daha güvenli bir zemine kavuşur. Kötü sözün değil iyi niyetin çoğaldığı bir dil anlayışı ise yalnızca bireyi değil ortak hayatın tamamını iyileştirir.