Kefene Biçilen Bohça ve Gülnasirin Kokusu

14 Şubat, çoğu insan için aşkın ve romantizmin günü olarak bilinir. Benim için ise çok daha derin ve kişisel bir anlam taşır. Çünkü dokuz yıl önce, 14 Şubat 2017’de köşe yazarlığı yolculuğum başladı. Bugün 2026 yılındayız ve bu tarihi her yıl aynı heyecanla karşılıyorum. Bazı tarihler takvimde beklenmez. İnsan içinde olgunlaştığı anda anlam kazanır.

14 Şubat, çoğu insan için aşkın ve romantizmin günü olarak bilinir. Benim için ise çok daha derin ve kişisel bir anlam taşır. Çünkü dokuz yıl önce, 14 Şubat 2017’de köşe yazarlığı yolculuğum başladı. Bugün 2026 yılındayız ve bu tarihi her yıl aynı heyecanla karşılıyorum. Bazı tarihler takvimde beklenmez. İnsan içinde olgunlaştığı anda anlam kazanır.

Bu nedenle bu yıl 14 Şubat’ı birkaç gün öncesinden, 9 Şubat’ta, yazı yolculuğumun başladığı ve halen yazmaya devam ettiğim Star Kıbrıs’ta karşılamak istedim. Bu bir rastlantı değil, bilinçli bir vefa ve aidiyet tercihidir. Bugün yazı yolculuğumu Star Kıbrıs ve Gündem Kıbrıs gazetelerinde sürdürüyorum. İnsanın ilk adım attığı yerin anlamı her zaman başkadır. Sayfada ilk yazımla yer almak bu özel günle kurduğum bağı daha da güçlü kılacaktır.

Bu yolculuğun başlangıcında bir teşvik ve bir güven vardı. O dönem Ada TV’de görev yapan, bugün ise Kıbrıs TV’de çalışmalarını sürdüren Sayın Nihan Yücel’in yönelttiği teklif zihnimde aylarca dolaşan yapabilir miyim sorusunu daha da görünür kıldı. Aynı süreçte Facebook’ta paylaştığım bir yazının ardından Yurdagül Atun’dan gelen konuk yazar önerisi yazarlık yolculuğumun kapısını aralayan ilk adımlardan biri oldu. Dolaptaki Gizemli Bohça başlığıyla yayımlanan bu yazı benim için yalnızca bir metin değil, kalemle kurulan yolun ilk durağıydı. Ardından gelen davet ve düzenli yazılarla geçen zaman, insana hayatta faydalı olabildiğini hissettirdiğinde aidiyet duygusunu da beraberinde getiriyor. Yazmak benim için tam olarak bu hissin adı oldu.

İlk yazımda çocukluğumdan zihnime kazınan bir geleneği anlatmıştım. Kış girerken ya da yaz yaklaşırken yapılan dolap düzenlerini. Giyilenle giyilmeyenin ayrıldığı o günleri. Eski yıllarda özellikle köy evlerinde yorganlar nakışlı çarşaflara sarılır, işlemeli bohçalar dolapların üzerine özenle yerleştirilirdi. Askılar yoktu. Ayrı giyinme odaları da yoktu. Oymalı dolaplar ve onların içinde saklanan hatıralar vardı. Bu dolaplara konan gülnasir denilen küçük beyaz güllerin kokusu ise hafızada yer eden bir zarafetti.

Ve bir bohça vardı. Ninemin dolabında görüp merakla açtığım, diğerlerinden farklı ve daha sessiz bir bohça. İçinde kenarları dikilmemiş beyaz bez, sabun, pamuk, kına, küçük taşlar ve oyalı bir yemeni vardı. Ahret bohçası dediler. Ölümü unutmayan bir neslin hayatla barışık hazırlığıydı bu. Bugün böyle bir bohçayla yaşamak ister miyiz. Sanırım hayır. Ölüm artık en sona bıraktığımız bir düşünce. Oysa o zamanların insanı ölümü bilerek yaşadığı için hayata daha dikkatli ve daha saygılı tutunuyordu.

Ölüm her evin bir gün yüzleştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Her evden gelin çıkmayabilir ama cenazesiz ev olmaz sözü boşuna söylenmiş değildir. Ardından gelen adetler, dualar, mevlütler, kırklar ve yıl dönümleri. Acı zamanla şekil değiştirir. Sabır insanı yeniden hayata döndürür. Bir zamanlar günlerce televizyonun açılmadığı evleri hatırlıyorum. Bugün her şey daha hızlı ve daha sessiz yaşanıyor. Değişmeyen tek şey ise anma ihtiyacıdır.

Yazmak bu yüzden kıymetlidir. Gelenekleri, duyguları ve unutulmaya yüz tutmuş ayrıntıları geleceğe bırakmanın bir yoludur. 14 Şubat benim için yalnızca bir sevgi günü değildir. Kalemle kurulan bir hayat bağının yıl dönümüdür. Aynı yazıyla köşe yazarlığı yolculuğumun başladığı ilk yazımı bugün okurlarımla yeniden paylaşıyorum.

Dünyanın içinden geçtiği zorlukları unutmadan, bugün var yarın yok olduğumuzu bilerek yaşayalım. Sevgiyi yalnızca 14 Şubat’a değil hayatın her gününe yayalım. Çünkü sevgi yoksa saygı, saygı yoksa huzur, huzur yoksa hayat eksik kalır.
Bu haber 60 defa okunmuştur

:

:

:

: