Siyasetin temposu yükseldiğinde, tartışmaların kendisinden çok nasıl anlatıldığı öne çıkar. Aynı gelişme, kullanılan dile ve kurulan cümlelere bağlı olarak ya olağan bir siyasi süreç ya da büyük bir kriz gibi sunulabilir. Son günlerde KKTC Meclisi etrafında şekillenen erken seçim ve güvensizlik tartışmaları da tam olarak bu noktada duruyor. Yaşananları soğukkanlı biçimde değerlendirmek yerine, manşetler üzerinden bir “dağılma” havası üretildiği görülüyor.
Oysa demokratik sistemlerde siyasi partiler bünyesinde görüş ayrılıklarının ortaya çıkması olağan ve kaçınılmazdır. Farklı yaklaşımlar ve iç tartışmalar, demokrasinin doğal bir sonucudur; ne ilk kez yaşanmaktadır ne de istisnai bir durumdur. Ancak bu farklılıklar bağlamından koparılarak “büyük kriz” ya da “çözülme” gibi ifadelerle sunulduğunda, ortaya çıkan tablo gerçeği yansıtmaz. Ulusal Birlik Partisi Genel başkanlığında kurulan koalisyon hükümeti, Meclis’teki sayısal denge ve yürütmenin mevcut işleyişi itibarıyla görevini sürdürmektedir. Buna rağmen, sınırlı sayıda milletvekilinin bireysel değerlendirmelerinin tüm hükümeti temsil ediyormuş gibi yansıtılması, kamuoyuna eksik ve yanıltıcı bir resim sunmaktadır.
Muhalefetin sunduğu erken genel seçim önergesinin, koalisyon milletvekillerinin oylarıyla reddedilmiş olması, Meclis’teki güç dengesini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu tablo ortadayken, CTP’nin hükümete yönelik güvensizlik önergesi vereceğini açıklaması, siyasal sonuç üretmekten çok kamuoyunda belirli bir algı oluşturma ve gündem yaratma amacı taşıyan bir tutum olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu önergenin kabulü için gerekli milletvekili sayısının muhalefette bulunmadığı, Meclis aritmetiğini takip eden herkesin bildiği bir gerçektir. Sayısal gerçeklik bu kadar netken yapılan bu tür açıklamalar, somut bir değişimden ziyade psikolojik bir etki yaratmayı hedeflemektedir.
Bu süreçte, iktidar partisi içindeki bazı milletvekillerinin “kırgın” ya da “küskün” olarak tanımlanması ve bu isimler üzerinden siyasi beklenti üretilmeye çalışılması da dikkat çekmektedir. Muhalefetin kendi siyasal gücünden ziyade, iktidar partisinin iç dinamiklerine yaslanarak umut araması, demokratik rekabet açısından sağlıklı bir tablo sunmamaktadır. Bir partinin iç tartışmalarını dış müdahale alanına dönüştürmek, siyasal etikle bağdaşmadığı gibi, demokratik teamüllerle de uyumlu değildir.
Medyanın gerilim içeren başlıkları öne çıkarması anlaşılabilir; ancak siyaset yalnızca manşetlerden ibaret değildir. Siyasi tartışmaların ötesinde, devletin günlük işleyişi ve kamusal sorumlulukların kesintisiz sürdürülmesi gibi daha temel bir gerçeklik vardır. Tartışmalar bu zeminden koparıldığında, kamuoyunda oluşan algı ile yönetim pratiği arasındaki fark giderek büyümektedir.
Tam da bu noktada maliye politikalarına ilişkin eleştirilerin nasıl yapıldığı önem kazanmaktadır. Meclis kürsüsünde maliye politikaları ve yöneticiler sık sık sert eleştirilerin hedefi olurken, kamu maliyesinin teknik ve yapısal niteliği çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Nakit akışının yönetilmesi, borçların çevrilmesi ve mali yükümlülüklerin yerine getirilmesi, siyasi sloganlarla değil, planlama ve mali disiplinle mümkündür. “Borcu borçla kapatma” eleştirisi teorik düzlemde anlamlı olabilir; ancak sosyal yükümlülüklerin aksatılmadan sürdürülmesi gereken yapılarda bu tür uygulamalar çoğu zaman zorunlu hale gelmektedir. Devlet yönetimi, ideal varsayımlardan çok somut sorumluluklar üzerinden yürür.
Tartışmaların bir diğer önemli boyutunu da devam eden yargı süreçleri oluşturmaktadır. Henüz sonuçlanmamış dosyalarla ilgili olarak kişilerin peşinen suçlu ilan edilmesi, hukuk devleti ilkesine zarar verir. Özellikle muhalefet milletvekillerinin bu süreçleri Meclis kürsüsünden siyasi polemik malzemesi haline getirmesi, adalet duygusunu zedelediği gibi yargının bağımsızlığı üzerinde de baskı oluşturur.
Bu yaklaşımın en somut sonucu, kamu bürokrasisinde oluşan çekingenlik ve karar alma süreçlerindeki yavaşlamadır. Bunun bedelini ne iktidar ne de muhalefet öder; asıl yükü, hizmetlerin gecikmesiyle vatandaş taşır.
Elbette hukuka aykırı bir durum varsa, bunun hesabı hukuk çerçevesinde sorulur. Hiç kimse hukukun üstünde değildir. Ancak bunun yeri mahkeme salonlarıdır. Meclis kürsüsü bir yargı makamı değildir. Muhalefetin görevi hüküm vermek değil, denetlemek ve kamuoyuna alternatif politikalar sunmaktır.
Siyasette asıl ihtiyaç, gürültü değil; sorumluluk ve sağduyudur.