Hep yazmak istediğim ‘Aşk’ kitabımın ilk yazısı bu olacaktı. Buna yıllar önce karar vermiştim.
Hiç tanımadığı, daha önce hiç ama hiç benzerini bile görmediği iki göz. Bu gözler, muhteşem bakışlara sahipti. Sevgiyle, huzurla, mutlulukla, yaşanmışlıklardan dersini almış ve o an ne istediğini bilen gözlerle ona bakıyordu. Mesafeleri de hayli dardı. Kadın, kendini daha uzağa alıpla almamak arasında gidip geldiğini bugün gibi anımsıyordu. Olmadı, kendini uzaklaştırmak yerine biraz daha da yakınlaştırmış oldu, hesaplamadan. O an, hiçbir yere adım atmak istememişti. Böyle huzurdayken nereye gidebilir ki bir ruh? Öğlen olmadan evinde olması gerekiyordu ve oradan ayrılma vakti gelmişti. Arabasına girip de aşk merkezinden uzaklaştığı zaman, içi içine sığmıyordu. Aşık olmuştu, galiba. Galiba sözcüğü, fazladan söylenmiş bir sözcük olsa gerek. İnsan, aşık olunca gözü hiçbir şeyi, kimseyi görmez olur. Başı döner durur. Dengesini kaybettiği anlardır, bunlar. Konuşmak ister, konuşamaz; susmak ister, susamaz. Ne yapacağını bilmeden ortalarda dolaşır durur aşık. Aşk, kısa sürer; fakat yakıp kavurur insanı. Hayal aleminde yaşatır, ayaklarını yere bastırmaz, sersemletir.
Atlıkarınca
Yol boyunca araba, sanki kendi kendine gidiyordu. Başında rengarenk kelebekler uçuşuyordu. Hiçbirini de yakalayamıyordu. Çünkü, aşka bir kez kapıldın mı, güçsüzleşirsin, motor hareketlerin yavaşlar; hiç ummadığın bir varlığa dönersin. Bahar ayının tarlalara sunduğu renkli yaşamın kokusunu içine çekiyordu. Sabah saat 06.30. Tarlada açan çiçeklerin kokusu değildi, sadece onu sarhoş eden. Tüm bunlara ek, kalbinin tam merkezinde festival kurulmuştu. Rengarenk atları olan ve sürekli dönen bir atlı karıncadaymış gibi hissediyordu. Aşkın sadece kırmızıda yaşanmadığını, rengarenk olduğunu biliyordu. Atlıkarıncada başı döndükçe eğleniyordu da. Elinde de çocukluğunda olduğu gibi, en şekerlisinden pembe bir pamuk şekeri varmış hissindeydi. Ne güzelmiş, aşkın hissettirdikleri. Mevsim gereği yeşillenen tarlalar boyunca ruhunda rengarenk çiçekler açıyordu. Yol aldıkça çiçekler, şekerler, oyuncaklar, renkli ayıcıklar, fazlalaşıyordu. Şenliğin tam orta yerindeydi. Başrolde de KENDİSİ, tabii ki.
‘Kalbine Sürgün’
“Kimilerine göre lazım değil aşk
Kimilerine göre hain
Ama ben seni çok
Ben seni çok, çok sevdim.
Küçücük bir kalpten sana açılan
Dünyalar kadar büyük bir ışık
Ama ben seni çok,
Ben seni çok sevdim.
Derler ki unutmalı, zamana bırakmalı
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün.
Ama, benimki aşk değil; sen gibi taş değil.
Benimki, kalbine sürgün.
Derler ki unutmalı, zamana bırakmalı
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün.
Ama, benimki aşk değil; sen gibi taş değil.
Benimki, kalbine sürgün.
Kimilerine göre lazım değil aşk;
Kimilerine göre hain.
Ama, ben seni çok,
Ben seni çok sevdim.
Sıcacık bir bakışın bana yetiyor.
Dünyalar benim oluyor.
Ama, ben seni çok,
Ben seni çok, çok sevdim
Derler ki unutmalı, zamana bırakmalı
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün
Ama, benimki aşk değil; sen gibi taş değil.
Benimki, kalbine sürgün
Derler ki unutmalı, zamana bırakmalı
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün
Ama, benimki aşk değil; sen gibi taş değil.
Benimki, kalbine sürgün.”
Gerçek adıyla Rafet Yaşdut, Türk şarkıcı, şarkı yazarı ve oyuncu olan Rafet El Roman’ın kızı Ezo’yla düet yaptığı bu şarkıda, kadının da kalbi sürgün yerindeydi. Kalbi, bu şarkıyla uyumluydu. Sanki bu şarkı, onun kalbi için yazılmıştı. Sürgün olmak, acı verse de aşk acıdan beslenir. Bunu, biliyordu. Aşık olmak, acı çekmektir; aslında. Acı çekmek de olgunlaşmaktır. Olgunlaşan insanın kalbi, artık bir başkası için değil; kendisi için çarpmaya başlar. Ara ara kendi kendisini aramak için sürgüne çıkar, hiç umulmadık, hesaplanmadık zamanlarda.
‘Özlemek’ En Büyük Gerçekliktir
Bazen, aşkı düşündüğümde birini özlüyor muyum? Diye, bir de bunu düşünüyorum. Bir tane yetmezmiş gibi, başıma bir tane daha düşünce sarıyorum. Özlemek duygusu, tüm gerçekliğiyle karşıma geçiyor ve bana gerçeğin hayalle karıştığı, gerçek gibi görünenin hayal olduğu; hayal gibi görünenin gerçek olduğu bu dünyayı anlatıyor. İşte, tam da bu anda çaresizlik duygusu sarıyor, tüm benliğimi. Nasıl savaşacağımı bilemez oluyorum. Birden vazgeçiyorum, özlemekten. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi özlemiyorum. Neden mi? Çünkü özlemek, özlediğinin geri döneceğini düşünmektir. Oysa özlenen neyse, kimse, geri dönmez; biliyorum. Belki, zamanla duygusuzlaştım; fakat gerçeğin duygusu olmaz. Bunu da biliyorum.