Geride bıraktığımız 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, bir kez daha aynı acı gerçekleri yüzümüze vurdu. Yarım asrı aşan ömrümde sayısız 8 Mart gördüm. Takvimler değişiyor, yıllar akıp gidiyor; fakat kadınların yaşadığı acılar, verdikleri mücadeleler ve taşıdıkları umutlar nedense hep aynı yerde duruyor.
Geride bıraktığımız 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, bir kez daha aynı acı gerçekleri yüzümüze vurdu. Yarım asrı aşan ömrümde sayısız 8 Mart gördüm. Takvimler değişiyor, yıllar akıp gidiyor; fakat kadınların yaşadığı acılar, verdikleri mücadeleler ve taşıdıkları umutlar nedense hep aynı yerde duruyor.
2022’de 8 Mart, Rusya-Ukrayna savaşının karanlık gölgesinde geçti. Milyonlarca kadın gözlerimizin önünde göç yollarına düştü. Kimisi sığınaklarda doğum yaptı, kimisi bombaların arasında annelik etti. En temel, en kutsal duygu olan annelik bile korku ve belirsizliğin kucağında yaşanmak zorunda kaldı.
2023’te ise Türkiye’nin unutulmaz acısı deprem felaketi hemen ardından takvim yine 8 Mart’ı gösterdi. On binlerce kadın aileleriyle birlikte enkaz altında kaldı. Sayısız anne evlat acısıyla sarsıldı, çok sayıda çocuk annesiz kaldı. Acının en derin yerinin bir annenin kalbi olduğunu bir kez daha, en yakıcı şekilde gördük.
Şimdi 2026 yılındayız. Dünya hâlâ aynı yaralarla yüzleşiyor. Ortadoğu’da bitmeyen krizler şehirleri, evleri, hayatları yerle bir ediyor. Bombalar yalnızca taş ve betonu değil, gençlerin hayallerini de yok ediyor. Hayatını kaybeden öğrencilerin ardından anneler sessizce gözyaşı döküyor. Üniversite kapılarından umutla çıkan gençlerin tabutları taşınırken aslında bütün insanlık biraz daha yoksullaşıyor. Bir annenin yüreğine düşen ateş, coğrafyadan bağımsız olarak aynı yakıcılığı taşıyor.
Her kadın anne olmayabilir; ama her insanın bir annesi vardır. Annenin acısı sınır tanımaz. Bu yüzden 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir; aynı zamanda bir hatırlatma, bir yüzleşme günüdür. Kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal başarılarının konuşulduğu kadar; karşılaştıkları eşitsizliklerin, şiddetin ve adaletsizliğin de yüksek sesle dile getirildiği bir gündür.
Dünya Kadınlar Günü’nün kökeni, 1908’de Amerika’da 15 bin kadının daha iyi çalışma koşulları, oy hakkı ve temsil talebiyle sokaklara dökülmesine dayanır. O günden beri 8 Mart, kadınların eşit haklara sahip olması gerektiğini tüm dünyaya hatırlatan evrensel bir sembol haline gelmiştir.
Kadınlar arasında rekabet ve kıskançlık elbette yaşanabilir; ancak bunu genellemek haksızlıktır. Çoğu zaman bu duygular, toplumun dayattığı eşitsiz rekabet ortamından beslenir. Günümüzde ise daha güçlü bir bilinç yükseliyor: Kadınların birbirini desteklemesi, dayanışması ve birlikte yükselmesi gerektiği giderek daha fazla kabul görüyor.
Kadın dayanışması, toplumsal eşitliğin temel taşlarından biridir. Kadınların birbirinin başarısını sahiplenmesi, toplumun ilerlemesine doğrudan katkı sağlar. Bu dayanışmanın en güçlü alanlarından biri de siyasettir. Kadınlar karar mekanizmalarında daha fazla yer aldıkça, eşitlikçi ve insani politikalar üretme şansı artar; kadınların sesi daha gür duyulur.
Her yıl aynı cümleleri tekrar ettiğimiz doğrudur. Bu tekrarın gerçekten ne kadar dönüştürücü olduğunu zaman gösterecek. Ama değişmeyen bir gerçek var: Kadın güçlüdür, dayanıklıdır, sevgiyle doludur ve kolay vazgeçmez. Hayat çoğu zaman onun emeği, sabrı ve fedakârlığıyla ayakta kalır.
Kadın, dünyanın en kıymetli hazinelerinden biridir. İnsanlığın vicdanı çoğu kez bir annenin kalbinde atar. Geride bıraktığımız 8 Mart da bize, bir kez daha, bu değişmez gerçeği hatırlattı.