Sağlık, bir ülkenin en hassas, en dokunulmaz alanıdır. Siyasetin, bürokrasinin ya da sendikal mücadelenin sınırları vardır; ancak insan hayatı söz konusu olduğunda o sınırlar ortadan kalkar. Bugün gelinen noktada ise ne yazık ki tam da bu sınırın ihlal edildiğine tanıklık ediyoruz.
Sağlık, bir ülkenin en hassas, en dokunulmaz alanıdır. Siyasetin, bürokrasinin ya da sendikal mücadelenin sınırları vardır; ancak insan hayatı söz konusu olduğunda o sınırlar ortadan kalkar. Bugün gelinen noktada ise ne yazık ki tam da bu sınırın ihlal edildiğine tanıklık ediyoruz.
Sağlık Bakanı Hakan Dinçyürek’in, hastanelerde başlatılan grevin “insan hayatını tehdit ettiği” gerekçesiyle askıya alındığını açıklaması ve grev yasağı kararı alınması, durumun ciddiyetini açıkça ortaya koyuyor.
Öte yandan sendikaların bu kararı tanımadıklarını ve geri adım atılıncaya kadar grevi sürdüreceklerini ilan etmeleri ise krizi daha da derinleştiriyor.
Ortada bir “restleşme” var. Ama bu, sıradan bir restleşme değil. Bu, sonucu doğrudan insan hayatına dokunan, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilecek bir gerilimdir.
Acil servisler… Adı üstünde “acil”. Dakikaların, hatta saniyelerin bile hayati olduğu yerler.
Böyle bir alanda hizmetin aksaması ihtimali bile toplumda ciddi bir endişe yaratmaya yeter.
Peki ya bu endişe gerçeğe dönüşürse? Grev nedeniyle müdahale edilemeyen bir hasta, geciken bir tedavi, yetişilemeyen bir ameliyat… Bunun vebalini kim üstlenebilir?
Hiç kimse.
Ne hükümet, ne sendikalar, ne de bu süreci uzlaşmazlıkla sürdüren taraflar… Çünkü insan hayatı söz konusu olduğunda “haklılık” tartışması anlamını yitirir. Geriye sadece vicdan kalır.
Elbette sağlık çalışanlarının hak arayışı meşrudur. Ancak yöntem meselesi, en az talep kadar önemlidir.
Aynı şekilde hükümetin de “yasaklama” refleksiyle hareket etmek yerine, kalıcı ve ikna edici çözümler üretme sorumluluğu vardır.
Bugün yapılması gereken şey çok açık: Geri adım atmak.
Ama bu geri adım bir zayıflık değil, bir olgunluk göstergesidir. Tarafların birbirini alt etmeye çalıştığı bir süreçten, birlikte çözüm üretmeye yöneldiği bir zemine geçilmelidir.
Çünkü mesele bir kazanım ya da kayıp meselesi değil…
Mesele hayat.
Allah korusun, eğer bir gün bir hasta, acil serviste yaşanan bir aksama nedeniyle hayatını kaybederse; bunun hesabını ne hukuk ne siyaset ne de vicdan verebilir. Böyle bir yükün altına kimse girmemelidir.
Bu nedenle çağrı nettir:
Bu tehlikeli restleşme derhal sona ermeli, aklıselim galip gelmelidir.
Unutulmamalıdır ki sağlık sistemi bir mücadele alanı değil, bir yaşam hattıdır. Ve o hat asla kopmamalıdır. Bizden söylemesi…