62 yıl sonra gelen veda

1964… Takvim yapraklarında sıradan bir yıl gibi durabilir.

1964… Takvim yapraklarında sıradan bir yıl gibi durabilir. Ama Kıbrıs için o yıl, sadece çatışmaların değil, sessizce kaybolan hayatların da başlangıcıydı. Aradan geçen 62 yılın ardından, bir kayıp daha toprağa kavuştu: Reşat Ahmet.
Kayıp Şahıslar Komitesi tarafından Larnaka bölgesinde yürütülen kazılar sonucu kimliği tespit edilen Ahmet, nihayet bir mezara, bir isme ve bir vedaya kavuştu. Bu, bir defin töreninden çok daha fazlasıydı. Bu, yıllarca süren bekleyişin, belirsizliğin ve sessiz acının sembolik sonuydu.
Törende aile adına konuşan Ünsal Özbilenler’in sözleri, aslında sadece bir ailenin değil, onlarca, yüzlerce kayıp Türk ailesinin ortak hissiyatını yansıtıyordu: “62 yıl beklemek zor.” Bu cümle, bir zaman dilimini değil, bir ömrü anlatıyor.
Reşat Ahmet’in hikâyesi ise ürpertici derecede tanıdık. Taksicilik yapan bir sivil… Mayıs 1964’te iki köylüsünü taşırken Rum polisler tarafından alınıyor. Sonrası yok. Ne bir mahkeme, ne bir kayıt, ne bir iz… Sadece kayboluş. Bu, savaşın ortasında yaşanan bir kayıp değil; aksine, “savaş olmayan bir ortamda” gerçekleşen bir yok ediliş.
İşte tam da bu nedenle, bu hikâyeler yalnızca geçmişin trajedisi değil, aynı zamanda evrensel bir insan hakları meselesidir. Sivil insanların, devlet gücünü temsil eden unsurlar tarafından alınıp bir daha geri dönmemesi, tarihin hangi döneminde olursa olsun aynı adı taşır: suç.
Bugün düzenlenen askeri tören, gecikmiş bir vefa örneğidir. Ancak bu tür törenler, kayıpların aileleri için bir nebze teselli olsa da, asıl ihtiyaç duyulan şey hakikatin bütünüyle ortaya çıkmasıdır. Kim aldı? Neden aldı? Nerede öldürüldü? Ve daha önemlisi: Neden bu kadar uzun süre susturuldu?
Tufan Erhürman’ın törende bulunması ve ailelerin beklentisinin dile getirilmesi, bu konunun sadece geçmişe ait olmadığını gösteriyor. Kayıp meselesi, Kıbrıs’ta süregelen çözüm arayışlarının da merkezinde yer almalıdır. Çünkü gerçek bir barış, ancak hakikatle yüzleşilirse mümkündür.
Bugün bir mezar bulundu. Ama hâlâ bulunamayan onlarca, belki yüzlerce mezar var. Ve her biri, bir annenin gözyaşı, bir çocuğun cevapsız sorusu, bir toplumun eksik hafızası demek.
Reşat Ahmet’in toprağa verilmesi, bir son değil. Aksine, geç kalmış bir başlangıçtır: Hatırlamanın, sorgulamanın ve en önemlisi unutmamanın başlangıcı. Bizden söylemesi…
Bu haber 10 defa okunmuştur

:

:

:

: