ÖLÜLERİN ALTINDA KALDI UMUT

Umuda dair ne yazabilirim bu saatten sonra? Güzel günlerden nasıl bahsedebilirim? Yaşım altmış beşi bulduğundan değil bu karamsarlığım. Ne de yaşlılık depresyonuna girdiğimden. Yaşama sevincim de azalmış değil. Kimsesiz de değilim şu koca dünya da. Yine de güzel şeyler yazamıyorum hayata dair.

Umuda dair ne yazabilirim bu saatten sonra? Güzel günlerden nasıl bahsedebilirim? Yaşım altmış beşi bulduğundan değil bu karamsarlığım. Ne de yaşlılık depresyonuna girdiğimden. Yaşama sevincim de azalmış değil. Kimsesiz de değilim şu koca dünya da. Yine de güzel şeyler yazamıyorum hayata dair.

Yine de güzel şeyler yazamıyorum hayata dair. Çünkü ben de bilmiyorum “Güzel günler hangi dağın ardında”. Çukur da kalmış bir bozkırdayım. Dört bir yanım dağ, tepe. Dört bir yanım sarp kayalık. Kayalıklara akbabalar yerleşmiş. Kurtlar mesken tutmuş yamaçları. Sırtlanlar pusuda. “Dört yanım puşt zulası”. Dört yanım kargaşa ve kaos. Sarmalamış etrafımızı savaş gemileri, uçak gemileri, fırkateynler, denizaltılar. Dört yanımız füze, uranyum ve drone. Dört yanım ölü çocuk gözleri. Ölü çocuk iskeletleri. Damarlarından akan petrol damlaları. Dünyaya dair umutlu ve güzel günlerin mesajını söyleyemiyor dilim. Yazamıyor elim. Duyumsayamıyor yüreğim.

(...) Ben uykuya dalmadan az önce
kızılcık şerbeti içiyordu çocuklar
dudaklarının kenarından akan.
Mor salkımlı üzümler yiyorlardı
gözlerinin altında büyüyen.
Cama dönüşmüş göz bebeklerini yiyorlardı balıkların.
Suratları yapraklarını döken ağaçlardı
orada hep hazan hep hazan vardı.

Dizi dizi
minik minik
sandallara yatırılıp
sonsuz uykuda
okyanusa salındılar
annelerin ayaklarındaki beşikti okyanus.(...)
(Savaş çocukları isimli şiirimden.)

Dünya hep zalimdi. Acımasızdı hep. Hep süregeliyordu savaşlar. Yine vardı çocuk ölümleri. Yine vardı genç ölümleri. Hep vardı, insan ölümleri. Ama hiç bu kadar pervasız, kuralsız, hukuksuz olmuş muydu bilemiyorum?

Bunlardan dolayıdır geleceğe dair umutların küçülmesi, küçülmesi ve küçülmesi. Mart 83 de bile umutsuz değildik bu kadar. Karanlık değildi önümüz bu kadar. Geçmişte de vardı kan ve gözyaşı, acı ve ölüm. Ancak her zaman yüreğimizden eksilmezdi yeşillenmiş bir dal. Çiçeğe durmuş bir tomurcuk. Çiçek açmış gül dalı.

(...)Sen;
karanlığın rengini biliyor musun?
Tüm koyuluğu ile sarar
eritmek için insanı.
Erimekse dönüşmektir karanlığa.
İşte o an ben
maviyi koklarım,
yeşili veya
dönüşmemek için karanlığa.

Tomurcuk dalı patlatmış
çiçeğe durmuştur.
Bahara dönüşmüştür kış.
Seninse;
Şimdi yüzün
Biraz daha pembe

Biraz daha aydınlıktır.
Bunu biliyorum ya
Ne güzel.

Bu da birinci kitabıma ismini veren “Maviyi Koklamak” isimli şiirimden.

19. yüzyılda yaşamış olan Oscar Wilde demiş ki“Hepimiz bataklıktayız, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.” Yıldızları görebilmek karanlığın içindeki ateş böceklerini görmektir. Yıldızları görmek ayın varlığını bilmektir. Karanlığın ardında güneşin doğacağını bilmektir. Yeter ki gözlerimizi dünyaya kapatmayıp, kendi içimizdeki karanlığa düşmeden, yıldızları görmeye devam edebilelim. Bunu başarabilmek zor gibi görünse de başarmaya mahkumuz. Yoksa hayat çekilmez olur.

Albert camus “Umutsuzluk, hayata dair en derin sorgulamaları yapmaya zorlar' diyerek umutsuzluktan olumlu bir çıkarım yapmış. Düşünürün biri 'Yüz kere intihar etmek istedim ama nedense hâlâ hayata aşığım.' diyerek umudu yeniden, yeniden yaşatmış. 18. yüzyılda yaşamış olan Rousseau: “Korkuları beklemek, karşılaşmaktan daha korkunçtur.” Geleceğe dair korkular da umutsuzluk değil mi aslında?

Bireysel olarak, bazen uçabilmek için uçurumun kenarına gelmemiz lazım. Veya yüzebilmek için yüksekten denize atılmamız. Gerektiğinde Anka kuşu olmak gerekebilir. Yeniden, yeniden doğabilmek için.

Kendimiz için yüreğimizde taşıdığımız ve yok etmemek için direndiğimiz umudu korumayı az da olsa başarabiliriz. Ancak içerisinde bulunduğumuz koşullarda bunu dünya ölçeğine endekslememiz olası görünmüyor. Bu Emperyalist saldırganlığın pervasızca sürdüğü koşullarda, sarılmak için umut arıyoruz. 15. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ortasına kadar süren acımasız sömürgecilik arzuları yeniden nüksetmektedir. Ve biz en kanlı bir coğrafyada yaşamaya mahkum edilmişiz. Yine de “Bir umudum sende” diyerek umudumuzu çocuklarımızda onların çocuklarında sürdüreceğiz. “En son umut ölür” diyerek, Reenkarnasyon isimli şiirimden bir pasaj paylaşıyorum.

(...)İnsanların terk ettiği bu kentte
köpeklere ve kedilere kalan bu caddelerde
saçların rüzgarda savrularak
yürümeye yeni başlayan
ilk bebek sen ol.
Koşmaya başla.
Tüm çocuklar gelsin ardından.
Caddeler çocuk dolsun
kentler çocuk çığlıkları ile coşsun
çiçeklensin dünya
güzelleşsin dünya.(...)
Sağlıcakla kalınız.

Bu haber 37 defa okunmuştur

:

:

:

: