Babam Hüseyin Özdemir’in anıları, bu hafta bizi Kahire’den İngiltere’ye uzanan anlamlı bir yolculuğa çıkarıyor. Onun kaleminden aktarılanlar yalnızca bir seyahatin izleri değildir. Aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrasında toplumların yaşadığı ekonomik, sosyal ve insani gerçeklerin de canlı bir tanıklığıdır.
Babam Hüseyin Özdemir’in anıları, bu hafta bizi Kahire’den İngiltere’ye uzanan anlamlı bir yolculuğa çıkarıyor. Onun kaleminden aktarılanlar yalnızca bir seyahatin izleri değildir. Aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrasında toplumların yaşadığı ekonomik, sosyal ve insani gerçeklerin de canlı bir tanıklığıdır.
Kahire sokaklarında ücretsiz ekmek alabilmek için bekleyen insanlar, turistlere satış yapmaya çalışan çocuklar ve geçim mücadelesi veren aileler vardır. Babam, Süveyş Kanalı’nın para kazandırdığını söylerken bu gelirin toplumun bütün kesimlerine aynı ölçüde yansımadığını da fark eder. Büyük yatırımların veya ekonomik göstergelerin tek başına yeterli olmadığını görüyoruz. Asıl ölçü, oluşan imkânların halkın günlük yaşamına ne kadar yansıdığıdır.
Kahire’den ayrılan vapur Napoli’de durur. Savaşın yenilgiye uğrattığı İtalya’da insanlar vapurdan atılan ekmek kırıntılarını toplamaktadır. Babam, gördüğü bu manzarayı savaşın sonucu olarak değerlendirir. İngiltere de savaştan galip çıkmasına rağmen yokluk içindedir. Gıda kısıtlamalarının 1954 yılına kadar sürmesi, zafer kazanan ülkelerin bile savaşın ağır bedelinden kurtulamadığını göstermektedir. Savaş meydanlarında verilen kararların faturası, çoğu zaman yıllarca halkın sofrasına yansır. Bu gerçek değişmemiştir.
Liverpool’a varıldığında babamı en fazla etkileyen konulardan biri düzenli işleyiştir. Yüzlerce yolcunun pasaport işlemleri, bağırışa, tartışmaya veya kargaşaya gerek kalmadan kısa sürede tamamlanır. Burada dikkat çeken yalnızca İngiltere’nin kurduğu sistem değildir. Kurallara uyan toplum ile görevini doğru yapan kamu görevlisi arasındaki güven ilişkisidir. Teknoloji ilerlemiş ve birçok işlem dijital ortama taşınmıştır. Ancak hizmet anlayışı gelişmediği takdirde teknoloji yalnızca bekleme biçimini değiştirmektedir.
Babam, Londra’da ilk kez bir kadın şoför gördüğünde şaşkınlığını gizleyemez. Yıl 1946’dır. Kadınların çalışma yaşamındaki varlığı ona geleceğin bir görüntüsü gibi gelir. Kadınların ulaşım, eğitim, sağlık, güvenlik ve yönetim alanlarında görev alması artık olağan kabul edilmektedir. Buna rağmen fırsat eşitliği konusunda dünyanın hâlâ tamamlaması gereken uzun bir yol vardır.
Hyde Park ise babamın dikkatini düşünce özgürlüğüyle çeker. İnsanlar farklı görüşlerini açıkça ifade etmektedir. Konuşmacılar Köşesi, düşüncenin toplum önünde özgürce dile getirildiği tarihî bir alan olarak varlığını sürdürmektedir. Özgürlük yalnızca konuşabilmek değildir. Başkasının sözünü dinleyebilmek ve farklı görüşlere saygı gösterebilmek de özgürlüğün ayrılmaz bir parçasıdır.
Babam aynı dönemde Londra’da hukuk öğrenimi gören Rauf R. Denktaş ile Hyde Park’a gider. Bu kısa hatıra, ilerleyen yıllarda Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesine önderlik edecek bir devlet adamının gençlik yıllarına da ışık tutmaktadır.
Bu sayfalarda beni en fazla etkileyen, babamın gördüğü her ayrıntının ardındaki toplumsal gerçeği aramasıdır. Onun yolculuğu bize gelişmişliğin gösterişli binalarla değil, güçlü kurumlarla, adaletli paylaşım anlayışıyla, kadınlara sunulan fırsatlarla ve farklı düşüncelere gösterilen saygıyla ölçüldüğünü hatırlatmaktadır. Devir değişse de bir ülkeyi güçlü kılan temel değerler değişmemektedir.
Babamın yolculuğu devam ediyor. Önümüzdeki hafta onun anılarında yeni bir durağa birlikte uğrayacağız. Aklımızda ise şu düşünce kalsın. Gerçek medeniyet, gidilen yollarla değil, o yollardan çıkarılan derslerle ölçülür.