BAZEN BİR KAPI ÇALMAK YETER

Eskiden bir kapı çalmak için özel bir sebebe ihtiyaç yoktu.

Eskiden bir kapı çalmak için özel bir sebebe ihtiyaç yoktu.
“Bir kahve içmeye geldim.” demek yeterdi.
Kapı açılır, yüzlerde bir gülümseme belirir, mutfakta hemen kahve hazırlanırdı.
Bazen uzun uzun sohbet edilir, bazen de birkaç dakikalığına oraya gidilirdi.
Eskiden komşunun kapısını çalmak, yalnızca bir eve misafir olmak değildi. Birbirimizin hayatından haberdar olmak, sevincini paylaşmak, sıkıntısını sormak, gerektiğinde yanında olmaktı.
Bazen bir evde yemek pişer, kokusu komşuya kadar giderdi. Bir komşu hastalansa hâli sorulur, bir evde düğün varsa bütün mahalle heyecanına ortak olurdu.
Çocuklar da bu kültürün içinde büyürdü.
Komşunun çocuğu, kendi çocuğunuz gibi görülür; sokakta oynayan çocuklardan biri eve geç kaldığında bir başka anne de merak ederdi.
Belki de o yıllarda çocukların kendilerini güvende hissetmelerinin nedenlerinden biri buydu.
Mahalle yalnızca evlerin bulunduğu bir yer değil, insanların birbirini kolladığı büyük bir aile gibiydi.

Çocukluğumdan Kalan Küçük Bir Hatıra…
Bazen eski mahalle kültürünü düşündüğümde, paylaşmanın, saygının ve sevginin çok kıymetli olduğu zamanlardan geçtiğimizi hatırlıyor ve bugün geldiğimiz noktayı düşündükçe üzülüyorum.
Keşke o günlerin kıymetini daha iyi bilseydik.
Çünkü zaman değişti, hayat değişti, insan ilişkileri de değişti. Bugün, bir zamanlar hayatımızın doğal bir parçası olan o güzel günleri arar olduk.
Çocukluğumdan hatırladığım küçük ama benim için çok anlamlı alışkanlıklar vardı.
Annem pişirdiği yemeğin kokusunun komşuya da gittiğini düşünür ve hemen bir tabak hazırlar, tabağı elime verir, beni komşuya gönderirdi. Bu sadece annemin değil, herkesin uyguladığı bir alışkanlıktı.
O zamanlar bunu çok doğal karşılardık. Belki de o günlerin kıymetini bilmeden yaşardık.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, aslında o tabağın içinde yalnızca yemek olmadığını düşünüyorum.
Paylaşmak vardı. Düşünmek vardı. Komşuyu hatırlamak vardı.
O yıllarda her evde telefon yoktu. Bizim evimizde vardı. Komşularımız zaman zaman “çat kapı” gelir, telefonumuzu kullanmak isterlerdi.
Kimse bundan rahatsız olmazdı.
Hatta telefon görüşmesini yaptıktan sonra hemen gitmezlerdi. Gelmişken oturulur, kahve içilir, sohbet edilirdi.
Belki telefon için gelmişlerdi ama çoğu zaman sohbet ederek giderlerdi.
Şimdi ise telefonlarımız hepimizin elinde.
Ama nedense birbirimize ayırdığımız zaman daha az.

Peki Bugün Ne Oldu? Neden Aynı Samimiyeti Kaybettik?
Bugün birine ulaşmak çok kolay.
Bir mesaj gönderiyoruz, bir telefon açıyoruz, sosyal medyada birbirimizin hayatını takip ediyoruz.
Ama kolay ulaşmak, gerçekten yakın olmak anlamına geliyor mu?
Bir insanın yüzüne bakarak konuşmakla, ekranda birkaç kelime yazmak aynı sıcaklığı taşıyor mu?
Bazen aynı evin içinde bile herkes kendi ekranına bakarken, dışarıdaki insanlara ulaşmanın ne kadar kolay olduğundan söz ediyoruz.
Belki de teknoloji bize birbirimize ulaşmanın yollarını çoğalttı ama birbirimize gerçekten dokunmanın yollarını azalttı.
Eskiden bir kapının önünde biraz beklemek, içeri girip bir kahve içmek, saatlerce sohbet etmek için zamanımız vardı.
Şimdi ise çoğu zaman birbirimize ayıracak “vaktimiz olmadığını” söylüyoruz.
Oysa hayat yalnızca yetişilecek işlerden, cevaplanacak mesajlardan ve tamamlanacak görevlerden oluşmuyor.
Bazen hayatın en güzel anları, planlamadığımız bir ziyarette, kapımızı çalan bir komşuda, birlikte içilen bir kahvede saklı.


Günlük Hayattan Birkaç Küçük An…
Geçmişe özlem duyduğumuzda aslında çoğu zaman geçmişin kendisini değil, o yıllarda hissettiğimiz duyguları özlüyoruz.
Birinin bizi düşünmesini…
Bir sofrada yerimizin hazır olmasını…
Bir çocuğun mahallede kendisini yalnız hissetmemesini…
Belki de yeniden başlamak için çok büyük değişikliklere ihtiyacımız yok.
Uzun zamandır görmediğimiz bir komşunun kapısını çalabiliriz.
Bir dostumuzu yalnızca mesajla değil, gidip ziyaret ederek görebiliriz.
Bir tabak yemeği paylaşabiliriz.
Ailece telefonları bir kenara bırakıp aynı sofrada biraz daha uzun oturabiliriz.
Çocuklarımızı komşuluk, paylaşma ve dayanışmanın içine daha fazla katabiliriz.
Çünkü bazı değerler anlatılarak değil, yaşatılarak geleceğe taşınır.
Belki geçmişteki mahalleleri ve o günlerin bütün güzelliklerini geri getiremeyiz.
Ama o günlerde bize iyi gelen paylaşmayı, komşuluğu, sevgiyi ve dayanışmayı bugün yeniden hayatımıza katabiliriz.
Bazen bir kapı çalmak yeter.
Bazen bir ‘’Nasılsın?’’ demek…
Bazen de hiçbir özel neden olmadan, ‘’Seni düşündüm.’’ diyebilmek…
Çünkü insan, hatırlanmak kadar hatırlamaya da ihtiyaç duyar.
Ve belki de yıllar sonra çocuklarımız geçmişe dönüp baktıklarında, bizim bugün onlar için hangi güzel anıları bıraktığımızı hatırlayacaklar.
‘’Geçmişi geri getiremeyiz. Ama geçmişten bize kalan güzel değerleri geleceğe taşıyabiliriz.’’

Bugün aynı apartmanda, hatta bazen aynı katta yaşayan insanların bile birbirini tanımadığı zamanlar oluyor.
Yan yana yaşıyoruz ama birbirimizin hayatından habersiziz.
Oysa eskiden komşuluk yalnızca karşılıklı oturmak değildi. Bir komşunun evinde ışık uzun süre yanmadığında merak etmek, hastalandığını duyduğumuzda hâlini sormak, ihtiyacı olduğunda el uzatmak vardı.
Birbirimizin hayatına müdahale etmekten değil, birbirimizin varlığını önemsemekten söz ediyorum.
Elbette zaman değişti. İnsanların yaşam biçimleri, çalışma şartları, alışkanlıkları farklılaştı. Herkesin özel alanına ihtiyacı var. Ancak özel alanlarımızı korurken birbirimize olan ilgimizi tamamen kaybetmek zorunda değiliz.
Belki bugün komşumuzun kapısını eskisi kadar sık çalamıyoruz. Ama karşılaştığımızda hâlini hatırını sorabiliriz.
Bir tabak yemeği paylaşmak belki eskisi kadar sık olmayabilir. Ama ihtiyacı olduğunda yanında olabiliriz.
Çocuklarımız mahallede saatlerce oynayamıyor olabilir. Ama onlara paylaşmanın, yardımlaşmanın ve komşuluğun değerini gösterebiliriz.
Çünkü değişen hayatımız olabilir; değerlerimizi yaşatma biçimimiz olmak zorunda değil.
Belki de asıl mesele, geçmişi olduğu gibi geri getirmek değil; geçmişten bize kalan güzellikleri bugünün hayatına uyarlayabilmektir.
Birbirimize yeniden biraz daha dikkat edebilir, biraz daha selam verebilir, biraz daha hâl hatır sorabiliriz.
Bazen bir kapıyı çalmak mümkün değilse, bir telefon açmak da yeter.
Yeter ki o telefon yalnızca “Müsait misin?” diye sormak için değil, gerçekten “Nasılsın?” diyebilmek için açılsın.


Ebeveynlere Not
Çocuklarımıza komşuluğu, paylaşmayı ve dayanışmayı anlatmanın en güzel yolu, bunları hayatın içinde onlara göstermektir.
Bir komşuya hâl hatır sormak, ihtiyaç duyana yardım etmek, soframızı paylaşmak, büyüklerimizi ziyaret etmek…
Bunlar çocukların hafızasında güzel izler bırakır.
Çünkü çocuklar yalnızca anlattıklarımızı değil, yaşattığımız değerleri de öğrenir.
Haftanın Cümlesi
“Bazı kapılar yalnızca evlere değil, insanın kalbine açılır.”
Bu haber 11 defa okunmuştur

:

:

:

: