Orta okulu bitirdiğimde daha yükseğini okuyacağımı düşünemiyordum. O yıllarda Lefke’de Ticaret Lisesi vardı.
O günler, yolların Lefke piyasasında oluşan paraya göre kapatılıp açıldığı, madende çalışanların işsiz kaldıkları, kapıların açıldığında kadınların otomobillerle (otobüs) Rum tarlalarında havuç ya da patates toplamaya gittikleri günlerdi.
Babam işsizdi. Kış aylarında tepsilerle aldığı şamali, sütlü börek gibi tatlıları, yaz aylarında ise buz kalıpları arasında dondurma kalıplarını yerleştirip üç tekerlekli arabayı kaktırarak mahallelerde dolanır, satmaya çalışırdı.
Bu nedenle okuyabileceğimi düşünemiyordum. Ama enteresan bir gelişme oldu. Ticaret Lisesi kapatıldı ve normal liseye dönüştü.
Lefke Gazi Lisesi bizimle açıldı. İlk öğrencilerindendim. Hatta numaram hâlâ aklımda. On bir.
Lise yıllarımı unutamam. Çok tatlı anılarım, düşüncelerime ve yaşamıma yön veren hocalarım oldu ama yüksek tahsili parasızlığımızdan dolayı hâlâ düşünmüyordum.
İstisnasız tüm hocalarımız en iyileriydi diyebilirim.
Bunlardan biri de rahmetli Ahmet Köroğlu hocam idi. Felsefe hocamızdı. Unutamam. Giyimine çok dikkat ederdi.
Bizi tüm hocalar anlardı ama Ahmet Hoca o yaşlardaki gençlerin düşüncelerini, eğilimlerini anlar bize de nükteli bir şekilde anlatırdı.
Aşkın ne olduğunu bilmeden âşık olan arkadaşlarımız vardı. İsim vermezdi ama aşkın insanı kör ettiğini ima ederdi. Yanlışlar yapabileceklerini, mantıklı davranamayacaklarını söyler, âşık olanlar için; “âşık eşek” derdi.
Ahmet Hoca konuşurken uzun, şatafatlı cümleler kurardı. Ders verirken konuları imla yazdırır gibi yavaş bir tempoda söyler bizler de deftere söylediklerini yazardık.
O kadar uzun cümleleri vardı ki, bir sayfada bir iki paragrafta olurdu. Kendi adıma söyleyeyim, yazdığımı dönüp okuduğumda anlamakta zorlanırdım. O kadar ekleme, tamlama, söyleneni güçlendirmek ya da açıklamak için verilen örnekler aynı cümlede olabiliyordu. Anlamak çok zordu.
Sınav programı çıktığında kara kara ne yapmam gerektiğini düşündüğümü anımsarım.
Ezberlememe imkân yoktu.
Elime bir ince defter aldım. Önce konu başlığına göre özneyi yadım ve yardımcı cümleleri es geçerek son vurgulananları yazdım. Bir baktım ki bir sayfalık yazıyı, iki cümlede özetlemişim.
Konunun ne olduğunu anladığımda işi bitirmiştim. Dönem içinde yazdıklarımı üç dört sayfada özetlemiştim.
Sınava girerken kendi yazdıklarıma çalıştım.
Yine de içimde de ince bir korku vardı. Ya Ahmet Hoca yazdırdığı gibi uzun cümleler halinde yazmamızı istiyorsa?
Bilemiyordum. Elimden bu geliyordu.
Sınavda aklımda kaldığı kadarıyla beş soru sormuştu. Süre başladığında herkes ha bire bir şeyler yazmaya başladı. Bense kendi çıkardığım özetteki gibi kısa ve öz cümleleri yazdım.
Bitirdiğimde daha sınav yeni başlamıştı. Ben bile kendimden şüphe ettim. Bu kadar kısa süreli sınav olur muydu?
Sınav benim için çok kısa sürdü. Belki on ya da on beş dakika. Kalkıp hocaya kâğıdımı verdim.
Öğretmen masasının yanında ayakta duruyordu. Kâğıdı alıp hemen okumaya başladı.
Ben daha masama, kitaplarımı toplamaya giderken Ahmet Hoca kâğıdımı okumuştu. Hiç unutmam ayakta şöyle bir dikleşti. Onurlu bir sesle notumu tüm sınıfın duyacağı şekilde söyleyerek yazdı.
“On, hem de yıldızlı on.”
Ben arkadaşlarımın anlaşılmayan bakışları ve sözleri arasında eşyalarımı toplayıp çıktım.
Bu anımı neden yazdım?
O günden sonra kendime güvenim daha da artmıştı. Her şeyi verildiği şekilde ezberlemeye son verdim.
Söylenenleri dinlerken, yazılanları okurken ne söylenmek istendiğini anlamak için kelimeleri gerekirse tek tek değerlendirip anlamaya çalışırım.
Ne söylendiği ne yazıldığı değil, sizin ne anladığınızdır önemli olan.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin bir sözü var. Der ki:
'Ne kadar bilirsen bil; söylediklerin, karşındakinin anladığı kadardır.'
Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.
Hoşça kalın.