Günümüz dünyasında büyük küçük tüm ülkelerde baskı, kendi coğrafyasına uygun oldukça etkili bir araçtır.
Baskı, korkuyu besler. Korku, sinmeyi, sessiz kalmayı, hiçbir şeye dokunmamayı tetikler. Dokunursan yakar, keser, batar demiyor muydu büyüklerimiz?
Canlı kalmak için korkuyla eğilen boyun; sessiz söz, titrek dudaklar, öfkeli gizli bakışları giderek hissizliği besler.
Saygı makamadır. Makamdakine sevgi yoktur. Saygı örtüler arasındadır, yoktur ama varmış da saklanırmış gibidir.
Özetle söylenirse, makamdan baskı varsa makama da makamdakine de ne sevgi olur ne saygı. Ondan korkulur. Ondan uzak durulur. Ne derse yapılır.
Canlı kalma korkusuyla kilitlenmen dudaklar, bakan ama görmeyen gözler, işiten ama duymayanların yaşadığı sağırlar ülkesi olur memleket.
Sonra bir gün biri çıkar ve der ki; “görüp de görmedim diyen, duyup da duymadım diyen suçludur,” der.
Yaşıyoruz işte. Ağlamıyoruz, gözümüzde yaş yok, akmaz oldu, kuru çeşmeler gibidir göz pınarlarımız.
Yüreklerimizde acı acılığını unuttu. Ağlamıyoruz, göz pınarlarımız kurudu ya, ama gülmüyoruz da.
Neşe; sahte, parmaklar arkasına saklanan sarı dişler gibi utangaç, çekingen, ürkek. Her an arkasından gelecek kötü bir şeyin habercisi gibi kinayeli, kimsesiz.
Ne baskıymış bu baskı. Kaçıncısı oldu, saymasını unuttum. Baskıyı değil sayısını.
Seversin ‘vay’, sevmezsin ‘vah vah’. Aşağı tükürürsün sakal, yukarı tükürürsün bıyık. Düz tükürürsen rüzgâr yüzüne yapıştırır.
Sözün de sesin de sınırları baskının başladığı yerde biter. Susmanın, korkunun sınırları, solgun yüzlerin, sessizce içe akan gözyaşlarının sınırları başlar.
Böyle bir durumda baskının da korkusu başlar. Onun da sınırları vardır. Her şeyin sonu olduğu gibi.
Ne ki baskıcı anlayışın yaşaması için başka enstrümanlar da kullanıyor. Yalan, korkunun envaiçeşidi uygulamaya sokuluyor.
İnsanlar sıkışık durumlarında; kötü şeyleri zaten yaşadıklarından, daha çok hoş şeyler duymak isterler. Yalan işte bu durumlarda müthiş iş görür. Hoşlarına gidecek her şeyi söyleyebilirler. Olmayacak şeyleri yapacaklarına söz verirler hatta “yaptık, ettik” derler.
Yalan için medya kurumlarına iki türlü baskı uygulanır. Ya para muslukları kesilir ya da para muslukları açılır. Her iki yolun da medya kuruluşları tarafında müthiş çekici gücü vardır.
Hele de sosyal medya. Herkes kendi fikrine göre yorum yapma özgürlüğünü kullanır. Doğru yanlış birbirine karışır. Yorumlar en umulmayacak noktalardan gelir. Esen rüzgârın birden durması ya da yön değiştirmesi gibi. Burada sövme sayma serbest. Yeter ki baskı uygulayanların çarkına çomak sokmasın. Değirmene su taşısın da ne derse desin.
İşte bu nokta önemli. Bu noktada baskı yapanlara yakın durmak isteyenler, esip yağmaya başlarlar.
Olaylar hiçbir zaman beklendiği gibi adil bitmez. Böyle durumlarda; “bir gün belki değişir” ümidinin kırılma noktası ortaya çıkar. Kırılan kırılana.
Ve bu durum artık acının acıtmadığı, sahte de olsa gülüşün, tebessüm etmenin büyük mutluluk sayıldığı andır.
Yapılan, söylenen, eskiden olsa yeri yerinden oynatacak olaylar, özetle söylersek “her şey,” olağan karşılanır.
Ti sesiyle saygı duruşuna kalkanların sessiz duruşudur bu. Ya da cenaze namazı kılmak için safta dizilenlerin sessiz biatidir bu.
Kim öldü diye sormayın…
Artık herkes kendi cenaze namazını kendisi kılacaktır.
Öznesiz bir yazı oldu ama eminim yazıya özne konması gerekirse siz en iyisini bilirsiniz.
Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.
Hoşça kalın.