Dünyayı siyasiler değil ekonomistler yönetiyor

Halk siyasetçiyi seçer. Siyasiler ülkeyi yönetir. En azından bildiğimiz siyasi sistemin temel mantığı budur. Ancak dünyanın gerçeklerine baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkar. Çünkü dünyayı yönetenler yalnızca siyasiler değil, ekonomistlerdir. Daha doğrusu, ekonomik güçtür.

Halk siyasetçiyi seçer. Siyasiler ülkeyi yönetir. En azından bildiğimiz siyasi sistemin temel mantığı budur. Ancak dünyanın gerçeklerine baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkar. Çünkü dünyayı yönetenler yalnızca siyasiler değil, ekonomistlerdir. Daha doğrusu, ekonomik güçtür.
Siyasetçinin kürsüde söyledikleri, meydanlarda verdiği sözler elbette önemlidir. Ancak ekonominin gerçekleriyle yüzleşmeyen hiçbir siyasi irade, ülkesini uzun süre ayakta tutamaz.
Allah bize kulak verdi, dinleyelim diye… Ama öyle bir noktaya gelinir ki halk artık dinlemekten bıkar. O zaman da insan, “Duymasam ölmem ama yemesem açlıktan ölme ihtimalim var” demeye başlar.
İşte siyasetin en büyük sınavı tam da burada başlar.
Çünkü açlık, yoksulluk ve ekonomik sıkıntılar karşısında hiçbir siyasi söylem sonsuza kadar ayakta kalamaz.
Tarihe baktığımızda savaşların arkasında da çoğu zaman ekonomik çıkarların olduğunu görürüz.
İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerini yalnızca siyasi ve askeri gelişmelerle açıklamak mümkün değildir. Ekonomik krizler, kaynak mücadelesi, pazar arayışları ve güç dengeleri bu büyük felaketin zeminini hazırlayan önemli unsurlardı.
Bugün Orta Doğu’da yaşanan gerilimlere baktığımızda da benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik politikalarının arkasında yalnızca güvenlik kaygıları mı var? Yoksa enerji kaynakları, bölgesel hakimiyet ve ekonomik çıkarlar da bu mücadelenin önemli bir parçası mı?
Bu soruların yanıtı, dünyanın geleceğini anlamak açısından büyük önem taşıyor.
ABD uzun yıllar boyunca dünya ekonomisinin en güçlü aktörü oldu. Dolar, uluslararası ticaretin temel para birimi haline geldi. İlk başta dolar altına bağlıydı. Bu sistemin sona ermesinin ardından ise petrol ticareti ve doların uluslararası rezerv para niteliği, ABD'nin ekonomik gücünü destekleyen önemli unsurlar arasında yer aldı.
Ancak bugün ABD'nin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, giderek büyüyen borç yüküdür.
Doların gücünü kaybetmesi, ABD açısından yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Aynı zamanda küresel siyasi ve askeri gücünün de sorgulanması anlamına gelir.
Washington'un en büyük korkusu belki de budur.
Çünkü doların hakimiyeti zayıflarsa, ABD'nin dünyaya hükmetme kapasitesi de ciddi biçimde sarsılabilir.
ABD'nin sorunu yalnızca askeri değil, giderek daha fazla ekonomik bir sorundur.
Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler de bu gerçeği gözler önüne seriyor.
ABD'nin bölgedeki müttefiklerine sağladığı güvenlik şemsiyesi sorgulanırken, Arap devletleri kendi güvenliklerini yeniden değerlendirmek zorunda kalıyor. ABD'nin her koşulda kendilerini koruyamayabileceğini gören ülkeler, yeni ittifaklar ve alternatif güvenlik mekanizmaları arıyor.
Mekke Anlaşması gibi girişimler de bu arayışların bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Dünya artık eski dünya değil.
Avrupa'da yaşanan ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar ve siyasi krizler de bu değişimin işaretlerini veriyor. İngiltere'de giderek büyüyen ekonomik sorunlar, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu yapısal sıkıntılar ve küresel ticaretteki belirsizlikler, dünya ekonomisinin yeni bir döneme girdiğini gösteriyor.
Resesyon ihtimali giderek daha fazla konuşuluyor.
Çin ekonomik büyümesini sürdürmekte zorlanırken, Rusya Ukrayna savaşı nedeniyle ağır bir ekonomik ve askeri yük taşıyor. Küresel emlak piyasalarında yaşanan gelişmeler de dikkatle izlenmeli.
Dünyanın ekonomik dengeleri değişiyor.
Bütün bu gelişmelerin ortak noktası şudur:
Dünya artık yalnızca silahlarla değil, ekonomik güçle de savaşıyor.
En tehlikeli krizler bazen cephede değil, ekonomide başlar.
Peki, bizim durumumuz nedir?
KKTC'de halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılar ortada. Hayat pahalılığı, alım gücündeki düşüş ve geleceğe yönelik belirsizlikler vatandaşın gündeminden düşmüyor.
Böylesi bir dönemde siyasetin yalnızca seçim hesaplarıyla yürütülmesi kabul edilebilir değildir.
Önümüzdeki seçimlere yaklaşırken iktidara aday olan bütün siyasi partiler, halka gerçekçi bir ekonomik yol haritası sunmak zorundadır.
Nasıl bir ekonomi yönetimi?
Nasıl bir üretim politikası?
Nasıl bir mali disiplin?
Nasıl bir yatırım ve istihdam modeli?
Borçlanma nereye kadar devam edecek?
Ülkenin kaynakları nasıl kullanılacak?
Bunlar artık tartışılması gereken temel meselelerdir.
Sen-ben kavgası, siyasi polemikler ve kişisel hesaplaşmalar bir kenara bırakılmalıdır.
Çünkü dünya bizim siyasi tartışmalarımızı beklemiyor.
Kıbrıs meselesinde de artık romantik söylemlerle gerçekler birbirinden ayrılmalıdır.
Federasyon söylemiyle kurulan hayallerin ekonomik ve siyasi gerçekler karşısında ne kadar uygulanabilir olduğu sorgulanmalıdır.

Bugün Güney Kıbrıs'ın İsrail ile geliştirdiği ilişkiler, enerji projeleri, askeri iş birlikleri ve ekonomik bağlantılar dikkatle değerlendirilmelidir. İsrail'in Güney Kıbrıs üzerindeki etkisinin arttığı bir ortamda, olası bir federasyonun ekonomik ve stratejik dengeleri nasıl şekillendireceği de ciddi biçimde ele alınmalıdır.
Kıbrıslı Türklerin geleceği, yalnızca siyasi bir anlaşmanın imzalanmasına bağlanamaz.
Bu halkın ekonomik güvenliği, üretim kapasitesi, Türkiye ile ilişkileri ve uluslararası konumu birlikte değerlendirilmelidir.
Siyasetçiler artık halkın karşısına yalnızca vaatlerle çıkmamalıdır.
Unutmayalım!
Dünya Sarayönü'nden yönetilmiyor.
Washington'da, Pekin'de, Moskova'da ve Avrupa'nın başkentlerinde yaşanan ekonomik gelişmeler, bizim hayatımızı da doğrudan etkiliyor.
Doların değerinden enerji fiyatlarına, küresel ticaretten emlak piyasalarına kadar her gelişme KKTC'nin geleceğine dokunuyor.
Bu nedenle siyasilerimizin artık kendi dar gündemlerinden çıkıp dünyaya bakması gerekiyor.
Dünyayı siyasiler yönetiyor gibi görünse de asıl belirleyici olan ekonomik güçtür.
Ekonomik gerçekleri göz ardı eden hiçbir ülke yönünü bulamaz. Bizden söylemesi…

Bu haber 26 defa okunmuştur

:

:

:

: