Kıbrıs meselesinde yaşanan son gelişmeler, artık “iyi niyet” söylemleriyle geçiştirilemeyecek kadar açık ve sert bir gerçeği önümüze koyuyor.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bir yandan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan eski Rum malları üzerinden yeni tutuklama listeleri hazırlarken, diğer yandan uluslararası kamuoyuna “müzakereye hazırız” mesajı veriyor. Bu nasıl bir samimiyettir? Daha doğrusu, bu nasıl bir zihniyettir?
Rum tarafının son dönemde attığı adımlar, meseleyi sadece Kıbrıslı Türkler açısından değil; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Ruslar, Ukraynalılar ve adaya yatırım yapan herkes açısından ciddi bir güvenlik ve hukuk sorununa dönüştürmüştür.
“Gördüğümüz herkesi tutuklarız” anlayışı, hukukun değil, korku iklimi yaratma çabasının tezahürüdür.
Öte yandan Rum Ortodoks Kilisesi’nin başındaki Başpiskopos’un yaptığı açıklamalar, Güney Kıbrıs’ta devlet ile kilise arasındaki sınırların ne kadar bulanık olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
“Eğitim Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı’nda söz sahibiyiz” diyen bir ruhani lider, açıkça siyasi iradeye yön verdiğini itiraf ediyor.
Daha da vahimi, Kıbrıs Türk tarafında çözüm isteyen siyasetçilere işaret ederek “aldanmayın” çağrısı yapıyor. Bu sözler, Rum tarafının Kıbrıslı Türkleri hâlâ “yönetilmesi gereken bir azınlık” olarak gördüğünün en net göstergesidir.
Tüm bu tabloya rağmen Rum lider Hristodulidis çıkıp “Crans Montana’dan kaldığımız yerden devam edelim, müzakereleri başlatalım” diyebiliyor.
Sormak gerekiyor: Hangi güven ortamıyla? Hangi eşitlikle? Hangi iyi niyetle? Masaya bir elinizde kelepçe listeleri, diğer elinizde kilisenin siyasi vesayeti varken mi müzakere edeceğiz?
İşte tam bu noktada Başbakan Ünal Üstel’in verdiği yanıt son derece yerindedir:
“O defter kapandı. Muğlak ifadelerle yol alamayız.”
Bu söz, sadece Rum liderliğine değil, içeride hâlâ federasyon masallarına inananlara da net bir mesajdır. Crans Montana süreci, Rum tarafının siyasi eşitliği reddettiği, güç paylaşımını kabullenmediği ve Türk tarafını oyalamaktan başka bir niyeti olmadığını açıkça gösterdiği bir kırılma noktasıdır.
Bugün hâlâ “federasyonla çözüm” diyenlerin, Rum tarafının bu son hamlelerini görmezden gelmesi mümkün değildir. Tutuklama tehditleri, kilisenin siyasete yön vermesi ve Türk tarafını muhatap almayan bir devlet anlayışı varken, aynı masaya oturmanın adı müzakere değil, teslimiyettir. Bizden söylemesi…