ABD ile İran arasındaki yıllardır yaşanan gerilim yeni bir şey değil; ancak son günlerdeki olaylar, bu kadim husumetin bir kez daha sıcak çatışmaya evrilebileceği endişesini güçlendiriyor.
İran’da birkaç gündür devam eden sokak olayları ilk bakışta ekonomik sıkıntılara, hayat pahalılığına ve işsizliğe karşı bir halk tepkisi gibi sunuldu. Ne var ki Washington’dan gelen sert açıklamalar, meselenin yalnızca “ekmek” ya da “geçim” meselesi olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Donald Trump’ın “protestoculara ateş edilirse ABD müdahale eder” şeklindeki çıkışı, aslında Amerika’nın İran’daki gelişmeleri ne kadar yakından izlediğini ve bu olayları bir müdahale gerekçesine dönüştürmeye ne kadar hazır olduğunu gösteriyor.
İran’ın buna karşılık olarak bölgedeki ABD üslerini hedef alabileceğini ilan etmesi ise, tarafların restleşmesinin ne denli tehlikeli bir noktaya ulaştığını kanıtlıyor.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şu: Amerika Birleşik Devletleri bugüne kadar dünyanın neresinde gerçekten demokratik değerler adına, samimi bir şekilde bir ülkenin iç işlerine müdahale etti?
Yakın tarih bu soruya pek de iç açıcı bir cevap vermiyor. Irak’ta “demokrasi” vaadiyle başlatılan işgal, geride milyonlarca ölü, parçalanmış bir toplum ve bitmeyen bir istikrarsızlık bıraktı.
Afganistan’da yirmi yıl boyunca sürdürülen müdahalenin sonucu, Taliban’ın yeniden iktidara gelişi oldu.
Libya’da Kaddafi sonrası dönem, demokrasi değil, kaos üretti. Tüm bu örnekler, ABD’nin demokrasi söyleminin çoğu zaman jeopolitik ve ekonomik çıkarların üzerini örten bir perde işlevi gördüğünü ortaya koyuyor.
İran söz konusu olduğunda ise denkleme İsrail faktörü eklenmeden sağlıklı bir analiz yapmak mümkün değil.
İsrail, uzun süredir İran’ı bölgedeki en büyük tehdit olarak görüyor. İran’ın nükleer programı, Suriye ve Lübnan’daki etkinliği, Tel Aviv açısından kabul edilemez bir tablo oluşturuyor.
Ancak İsrail’in tek başına İran’la doğrudan bir hesaplaşmaya girmesi kolay değil. Nitekim bunu geçen yıl yaşadığı, gördü.
İşte tam bu noktada ABD devreye giriyor. Washington’ın Tahran üzerindeki baskısı, çoğu zaman İsrail’in güvenlik kaygılarıyla paralel ilerliyor.
Bu nedenle ABD-İran gerilimini yalnızca “insan hakları” ya da “demokrasi” başlığı altında okumak büyük bir saflık olur. Asıl mesele, Orta Doğu’da güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, İran’ın yükselen bölgesel etkisinin kırılması ve İsrail’in stratejik üstünlüğünün korunmasıdır.
İran’daki sokak olayları ise bu büyük satranç tahtasında sadece bir hamle, bir fırsat olarak görülüyor.
Sonuç olarak, Amerika’nın İran’a yönelik sert söylemlerini değerlendirirken romantik demokrasi anlatılarına değil, soğuk güç politikalarına bakmak gerekiyor. Bizden söylemesi…