Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, seçimde adalet…
Bunlar sadece siyasetçilerin kürsüde birbirine fırlattığı soyut kavramlar değil. Bunlar, doğrudan doğruya hayatımıza dokunan, yaşam kalitemizi belirleyen, cebimize gireni ve cebimizden çıkanı etkileyen başlıklardır.
Mesela vize meselesi.
Türkiye’de vize sorunu genellikle yanlış bir yerden tartışılıyor. Sanki tek mesele, kimlerin ne şekilde vatandaş yapıldığı, nüfus yapısının nasıl değiştiğiymiş gibi… Oysa mesele çok daha derinde ve çok daha yapısal.
Eğer konu sadece “nüfus” olsaydı, Avrupa Birliği Türk vatandaşlarına çoktan vize muafiyeti tanımıştı. Asıl mesele, terörle mücadele mevzuatımız, daha doğrusu bu mevzuatın içine sığdırılan her eleştireni potansiyel terörist gibi gören zihniyet.
Bugün AB ile vize muafiyetinin önünde duran temel engel, bu mevzuatın daraltılmaması, terörist tanımının gerçekten teröristi kapsayacak şekilde netleştirilmemesidir. Bu, yeni bir tartışma da değildir. 1980 darbesi sonrası Almanya’ya doğru başlayan entelektüel, muhalif ve azınlık göçüyle birlikte vize rejimi zaten fiilen hayatımıza girmişti. Aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ oradaysak, sebebi bellidir: devletin eleştiriye tahammülsüzlüğünü kanunla güvence altına alma ısrarı.
“Çözüm” denilen şey, eğer gerçekten demokratikleşmeye doğru bir rota değişikliği olsaydı, bugün çok farklı bir Türkiye konuşuyor olurduk. İmralı’daki kişiyi “salıvermek” hedefinden çıkıp, ülkenin tamamında hukuk devleti inşa etmeyi amaçlasaydı bu süreç, üçüncü yılında hâlâ büyük bir acıyla andığımız deprem bölgesinden seçilmiş bir milletvekili çoktan Meclis’te olurdu. Cezaevinde değil.
Ya da 35 yıl sonra, akla ziyan iddialarla diploması iptal edilip, en maceralı polisiye romanları aratmayan gerekçelerle hapse atılan bir siyasetçi… Eğer mesele gerçekten hukuk olsaydı, bugün Adana’daki belediye başkanı gibi o da özgür olurdu. Ama mesele hukuk değil; siyasetin yargıyı dizayn etme alışkanlığı.
Sonuç ne?
Bakın, sermaye de gelmiyor.
Bu tesadüf değil.
Geçtiğimiz günlerde okumuşsunuzdur: Avrupa Birliği, Gümrük Birliği’nin güncellenmesini açıkça “yargı bağımsızlığı” ve “hukukun üstünlüğü” şartına bağladı. AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Ankara’daki görüşmesinden çıkan tablo çok netti: Teknik hazırlık var, yeşil dönüşüm gündemde, ticaret genişleyebilir… Ama hepsi tek bir şarta bağlı.
Hukuk.
Komiser Kos’un altını çizdiği şey çok yalındı:
1995 tarihli Gümrük Birliği anlaşması bugünün ekonomisine uymuyor. Hizmetler, dijital ticaret, kamu alımları masaya gelebilir. Ama bunun için rekabet, şeffaflık ve öngörülebilirlik gerekiyor. Yani kanunların varlığı değil, uygulanış biçimi.
Kos’un “teknik güncellemeler boşlukta gerçekleşemez” sözü, aslında diplomatik bir cümle değil; son derece net bir uyarıydı. Hukuk yoksa, ekonomi de yok.
Dr. Ural Aküzüm’ün son yazısında ne kadar berrak anlattığı gibi: “İyi hukuk’a sermaye gelir, yoksa kestane.”
Sermaye, anayasanın kaç maddeden oluştuğuna bakmaz. Bir ticari davanın kaç ayda sonuçlandığına bakar. Hakimin yarın fikrini değiştirip değiştirmeyeceğine bakar. İdarenin sözleşmeye sadık kalıp kalmayacağına bakar.
UNCTAD verileri çok net söylüyor: 2023’te dünyadaki doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 65’i, hukukun üstünlüğü endekslerinde ilk 30’da yer alan ülkelere gitti. Tesadüf mü? Elbette değil.
Sermaye ürkek bir kuştur. Aidiyeti yoktur ama hafızası kuvvetlidir. Bir kez ürkerse, geri dönmesi yıllar alır.
Türkiye’nin altyapısı, insan kaynağı, ekonomik ölçeği, jeopolitik konumu; aldığı yabancı yatırımın en az iki katını kaldırabilecek kapasitede. Ama yatırımcı şunu soruyor: “Yarın ne olur?” Bu soruya güven veren bir cevap yoksa, Aküzüm uyarıyor, sunumlar PDF’te kalır, imzalar atılmaz.
Hukuk reformu, yatırımcıyı ikna etmek için yapılmaz. Hukuk reformu, vatandaşa borç olduğu için yapılır. Yabancı sermaye bunun yan ürünüdür.
Bugün hâlâ vize konuşuyorsak, hâlâ Gümrük Birliği güncellemesini “fırsat penceresi” olarak izliyorsak, hâlâ “neden yatırım gelmiyor” diye soruyorsak, dönüp aynaya bakmamız gerekiyor.
Çünkü hukuk güçlü olursa ekonomi nefes alır.
Aksi halde rakamları değil, niyetleri konuşuruz.
* * *
Son bir not daha, ama belki de en önemlisi…
Bu hafta sevindirici bir gelişmeyi öğrendim: KKTC Cumhurbaşkanlığı bünyesinde bir Kamu Diplomasisi Birimi kurulmuş. Geç kalınmış ama son derece doğru bir adım.
Yıllardır altını çize çize söylüyorum: Kıbrıs Türk halkının, devletinin ve tarihinin anlatılmasına ihtiyaç var. Ama bu anlatımın adresi öncelikle dünya başkentleri değil, Türkiye’nin kendisi olmalı. Çünkü acı ama gerçek olan şu: Anadolu, Kıbrıs Türkünü yeterince tanımıyor.
Türkiye’de en muhafazakâr çevre, hoşuna gitmeyen bir seçim sonucunda rahatlıkla “82’nci il yapalım” diyebiliyor. En demokrat ya da solcu çevre ise hiç tereddüt etmeden, “Kıbrıs vatanın bir parçasıdır” klişesiyle ahkâm keserken, Kıbrıs Türk devletini ve Kıbrıs Türk halkının siyasi öznesini yok sayabiliyor. İki uçta da ortak bir eksiklik var: Bilgi.
Anadolu, Kıbrıs Türk direniş destanını bilmiyor.
1950’leri, 60’ları, 1963–74 arasındaki kuşatılmışlığı, yokluk içinde verilen, elbette olabildiğince Türkiye’nin desteğiyle sürdürülen, var olma mücadelesini, mücahitliği, köy köy direnişi, kendi kaderini tayin etme iradesini yeterince tanımıyor.
Elbette Türkiye, 1974’te Kıbrıs Türk halkını yok olmaktan kurtardı. Bunun tartışması yok. Kıbrıs Türk halkı da bunu inkâr etmiyor; aksine, bunun tarihsel ve hayati öneminin farkında. Ama şu gerçeği de cesaretle söylemek gerekir: Eğer o tarihe kadar süren muazzam direniş olmasaydı, kurtarılacak bir halk da, korunacak bir varlık da kalmayacaktı.
Kıbrıs Türkü, edilgen bir topluluk değildir. Kendi iradesiyle direnmiş, bedel ödemiş, siyasi bilincini ve kurumlarını inşa etmiş bir halktır. Bu gerçeği görmeden, Kıbrıs meselesi ne doğru anlaşılır ne de sağlıklı bir zemine oturur.
İşte tam da bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı bünyesinde kurulan Kamu Diplomasisi Birimi’nin en hayati misyonu, Kıbrıs Türkünü önce Türkiye’ye anlatmak olmalıdır. Sadece broşürle, sloganla değil; tarih, hukuk, sosyoloji ve siyaset diliyle, yıllardır bir Kıbrıs Türkü gazeteci sıfatıyla yapmaya çalıştığım gibi Türk medyasını bilgilendirerek… Kıbrıs Türk halkının bir “yük” değil, özne olduğunu; bir “taşra” değil, devlet geleneği olduğunu anlatmak gerekir.
Bu adımın arkasındaki siyasi iradeyi önemsiyorum. Bu nedenle Tufan Erhürman’ı, bu yerinde ve gecikmiş ama değerli hamlesi nedeniyle bir kez daha kutluyorum. Kamu diplomasisi, sadece dışarıya vitrin yapmak değildir; bazen en zor ve en gerekli diplomasi, en yakındakine gerçeği anlatabilmektir.
Eğer bu başarılabilirse, Kıbrıs meselesi Türkiye’de de nihayet sloganlardan çıkıp, hakikatin zeminine oturabilir.