Uzunca bir süredir üzerinde çalıştığım ve “Sahipsiz kalan anahtar” adını verdiğim öykü/anı tarzı eserimin finaline birkaç kulaç kalmışken, altı Şubat depremi gerçekleşti. Öykümün içeriği de Kıbrıs’ta yaşanan travmalar, korkular,
endişeler, acılardı. Ancak onların üzerinden uzun yıllar geçmiş, acılar unutulmamış olsa bile kabuk bağlamış, yaralar sarılmış veya bilinçaltımızın derinliklerine itilmişlerdi.
Uzunca bir süredir üzerinde çalıştığım ve “Sahipsiz kalan anahtar” adını verdiğim öykü/anı tarzı eserimin finaline birkaç kulaç kalmışken, altı Şubat depremi gerçekleşti. Öykümün içeriği de Kıbrıs’ta yaşanan travmalar, korkular,
endişeler, acılardı. Ancak onların üzerinden uzun yıllar geçmiş, acılar unutulmamış olsa bile kabuk bağlamış, yaralar sarılmış veya bilinçaltımızın derinliklerine itilmişlerdi.
Bir sabah uyandığımızda karşımıza çıkan manzara ise elli, altmış yıl önce yaşanan travmaları, acıları, korkuları bir anda önemsizleştiriyordu. Şimdi iletişim araçlarının korkunç işlevine tanıklık ediyorduk. Televizyona, sosyal medyaya kilitlenmiş canlı yayınlarda kelimelerin betimleyemeyeceği, sözlerin ise kifayetsiz kalacağı bir acı izliyoruz. Taş ve kum ve molozların arasından
kulağımıza gelen hayatta olan insan seslerini duyuyoruz. Herkes susmuş insan seslerini gözlüyor. Sesleri, gözleri ile elleri ile yürekleri ile duyacaklar. Yeter ki bir ses verin hayata dair. Her köşede başka bir trajedi, her köşede başka bir acı. Çaresizlik, çaresizlik.
“VE ŞİİR (DE) İKİYE BÖLÜNDÜ” şiirimden
(...)Kar yağıyordu
kar annelerin kirpiklerine düşüyordu
dolu yağıyordu dolu dolu
dolu babaların yüreklerine düşüyordu
yağmur yağıyordu
yağmur çocukların ölülerine düşüyordu.(...)
Beş saat sonra, on beş saat sonra, otuz beş saat sonra kurtulanlar vardı. Sevdiklerine kavuşmak için, insanlar elleri ile yağmurun altında ve şubatın soğuğunda kumları kazıyorlardı. Bir umut bir umut. Ve biz sıcak evimizde canlı yayında bunları izliyorduk. Utanıyorduk. Utanıyorduk. Utanmazlara, yüzsüzlere inat utanıyor ve kahroluyorduk.
Toplamda elli beş binin üzerinde insanın hayatını kaybettiği, bizimse gencecik çocuklarımızın bedenlerinin çıkarıldığı İsias cehenneminin enkazdan, yüz otuz iki saat sonra nefes alarak çıkarılan Evren Çavdır için ne kadar umutlanmıştık. Vefat haberini aldığımızda ise nasıl bir karanlık, dipsiz kuyulara düştüğümüzü unutmak mümkün değil. Ne büyük bir travmaydı. Çünkü bizim için her şeye rağmen bir insan bir dünyaydı.
Ve çocuklar, ay yüzlü, yıldız gözlü, menekşe kalpli çocuklar. Onlar elmaslar gibi parıldayan cevherlerdi. Dünya gülümserdi, güldüklerinde. Yeni yeni kucaklamaya başlamışlardı dünyayı. Ancak gözü doymayıp, daha fazla, daha fazla diyen kapitalist sistem yataklarında uyuyan masum çocukların üzerine çöktü. Ve onlar uyurlarken yataklarında masum, pencereden süzülüp giren gökkuşağına binip göklere yükseldiler.
“ÇARPIN BÖLÜN TOPLAYIN” Şiirimden
(...)insanlar evlerin içindeydiler
çocuklar içindeydiler evlerin
yataklarında uyuyorlardı masum.
Ay yere düştü
güneş yere düştü
yıldızlar yere düştü
gökyüzü yere düştü
ve hepsi hep birden bir anda söndü.(...)
İşte bu nedenlerle “Yaseminin gözyaşları” İsimli kitabımdaki öykünün sonuna aşağıdaki “Zorunlu bir ek”i ekledim.
ZORUNLU BİR EK
Öyküyü tamamlamak üzereyken 06.02.2023 tarihinde Türkiye için, ülkemiz için, dünya için öyle bir travma yaşandı ki, yazdıklarım bir anda geçmişte yaşandığı için anlamsızlaşmış gibi oldu. Yazdıklarım da bir travmaydı ama daha çok, dar çevrelerde yaşanmışlardı. Altı şubat gecesi yaşananlar ise dalga dalga genişleyerek tüm insanlığı sarmıştı. Depremin altında kalanlar sadece enkazlar altında olanlar değildi. Tüm insanlık enkaz altında kalmıştı.
Enkaz altında çocuklar ölümü bekliyordu. Toprak üzerinde anneler, babalar ve insanlar ölümleri öteliyorlardı. Bir avuç insan toprağı eşeliyordu ulaşmak için çocuklara. “Tanrı insanları cezalandırıyordu” ama kulları yardım etmesi için ona dua ediyorlardı. Biz yeraltından çocukların çıkmasını beklerken, onların gökyüzünden bize bakmaya başladıklarını göremiyorduk. Bir umut, bir umut, bir umut... Sıcak yatağa yatmaktan utanıyorduk. Yemek yemekten utanıyorduk. Yaşamaktan utanıyorduk. Ay parçası yüzleri rüyalarımızdan gitmiyordu. Gece yatarken ışık yüzlü, sevgi yüzlü, çiçek yüzlü çocukları görmek kabustu altı şubattan sonra.
Demek ki; travmalar hayatımız boyunca sürecek. Ancak insanlık paylaşım kavgasından vazgeçer, daha fazla kar elde etmek hırsını dizginler, insanlar devlet için değil devletler insan için olur, bilime inanır ve bilimsel düşünmeyi, sanat ve edebiyatı geliştirebilirsek travmaların yaşanmasında azalma olasılığı olabilir.
Unutmayacağız. Unutturmayacağız.
İsiasortakdavamız