Bugün KKTC’ye baktığımızda tuttuğumuz elimizde kalıyor. Maliye çökmüş, eğitim savrulmuş, sağlık alarm veriyor, altyapı ve yollar ise yılların ihmalinin sessiz tanıkları. Sorunlar çığ gibi büyürken artık kimse “nasıl bu noktaya geldik?” sorusundan kaçamıyor.
Acı ama dürüst olalım: Bu duruma bir gecede gelmedik. Kim getirdi? Biz getirdik. Daha doğrusu, biz müsaade ettik. Yetkiyi verdiğimiz siyasetçiler getirdi. A partisi, B partisi meselesi değil bu. İktidarıyla muhalefetiyle, sağcısıyla solcusuyla tüm siyasi yapı bu tablonun ortağıdır. Sorumluluk yalnızca bugünün yönetenlerinde değil, yıllardır yöneten herkesin omuzlarındadır.
Halk yetkiyi siyasetçilere verir. Ama o yetki, keyfiyet için değil; düzen kurmak, sistemi işletmek ve kamu yararını korumak içindir. Ülkeyi bu hale getiren siyasetçilerin tamamı, er ya da geç bu mesuliyetle yüzleşmek zorundadır.
Son günlerde sağlıkta yaşanan kriz bunun en somut örneği. Kamuda çalışan hekimler, tam gün yasasına karşı grev kararı alıyor; olan yine hastalara oluyor. Ameliyatlar erteleniyor, randevular iptal ediliyor, insanlar çaresizce kapı kapı dolaşıyor.
Bu noktada kamuoyuna yansıyan rakamlar da tartışmanın seyrini değiştirdi. Tıp-İş Başkanı Özlem Gürkut’un dile getirdiği maaş iddialarına karşılık, Sağlık Bakanı Hakan Dinçyürek’in açıkladığı gelir rakamı dudak uçuklatıcıydı: Hekimlerin aylık geliri 719 bin TL’ye kadar çıkabiliyor.
Peki o zaman sormak zorundayız: Bu gelirlere rağmen neden mesaiye riayet edilmiyor? Neden tam gün maaş alınıp yarım gün çalışılıyor? Neden kamu hastaneleri, özel muayenehanelerin arka bahçesi gibi algılanıyor?
Özel sektörde bu tablo yaşansa işveren gereğini yapar, disiplini sağlar. Devlet ise yıllardır bunu yapamıyor. Ya da yapmıyor. Asıl soru burada. Siyasetçiler bugüne kadar sağlıkta bu başıboşluğa nasıl izin verdi? Neden doktorların full-time maaş alıp part-time çalışmasına göz yumuldu? Bu bir ihmal mi, yoksa siyasi cesaretsizlik mi?
Sorunu çözmek için önce cesaret gerekir. Ardından net, adil ve uygulanabilir bir yol haritası. Kimseyi hedef göstermeden ama kimseyi de kutsamadan.
Yıllar önce İngiltere’de “Demir Leydi” lakaplı Margaret Thatcher, ülkesinin yapısını kökten değiştirdi. Kolay mı oldu? Hayır. Bedelsiz mi oldu? Hayır. Ama halka şunu açıkça söyledi: “Deniz bitti. Reform yapmaktan başka çaremiz yok.” Halkına hoşuna giden masallar anlatmadı; acı gerçekleri anlattı.
İyi siyasetçi kimdir? Halkın duymak istediğini söyleyen mi, yoksa hakikatleri söyleyen mi?
Bugün bu halk, artık hakikatleri duymak zorundadır. Çünkü gerçekler ertelendikçe bedel büyüyor.
Bu adadan yıllar önce ayrılan Kıbrıslı Türkler, buraya baktığında “yasaların ve kuralların hâkim olduğu bir ülke görmüyoruz” diyor. Hatta daha sert bir benzetme yapıyorlar: “Siz ormanda yaşıyorsunuz.” Ama aynı nefeste şunu da ekliyorlar: “Bu ada cennetten bir parça.”
İşte trajedi tam da burada. Biz bunun farkında değiliz. Evet, bu ülke bir ormandır. Kuralsız, denetimsiz, başıboş bir orman. Ama aynı zamanda cennet bir ormandır. Doğasıyla, insanıyla, potansiyeliyle eşsizdir.
Soru şu: Cennet bir ormanda kaybolmaya devam mı edeceğiz, yoksa yolu, kuralı ve düzeni olan bir ülke mi olacağız?
Bu tercih artık ertelenemez. Bizden söylemesi…