Ankara’da iki yıl aradan sonra gerçekleşen Erdoğan–Miçotakis görüşmesi, sadece iki liderin yeniden bir araya gelmesinden ibaret değildi. Beştepe’de imzalanan altı önemli anlaşma ve ortak basın toplantısında verilen mesajlar, Türk–Yunan ilişkilerinde yeni bir sayfanın aralanmakta olduğuna işaret etti.
Ankara’da iki yıl aradan sonra gerçekleşen Erdoğan–Miçotakis görüşmesi, sadece iki liderin yeniden bir araya gelmesinden ibaret değildi. Beştepe’de imzalanan altı önemli anlaşma ve ortak basın toplantısında verilen mesajlar, Türk–Yunan ilişkilerinde yeni bir sayfanın aralanmakta olduğuna işaret etti.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ege ve Doğu Akdeniz’deki durumu samimi bir şekilde görüştük. Mevcut meseleler uluslararası hukuk zemininde çözümsüz değildir. Yeter ki iyi niyet olsun” sözleri, uzun süredir gerilim başlığı olarak görülen konuların artık daha rasyonel ve diplomatik bir zeminde ele alınabileceğini ortaya koydu. Miçotakis’in “Kader bizi aynı mahallenin sakinleri olarak belirlemiş” ifadesi ise Atina’nın da çatışma dili yerine iş birliği söylemini tercih etmeye hazır olduğunu gösterdi.
Ege ve Doğu Akdeniz’de tansiyonun düşmesi yalnızca iki ülkenin ilişkileri açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da kritik önemdedir. Zira Türkiye–Yunanistan hattında yaşanan her gerilim, Kıbrıs başta olmak üzere birçok dosyayı doğrudan etkilemektedir.
Tam da bu noktada, Ankara’daki görüşmenin hemen ardından New York’ta gerçekleşen Erhürman–Guterres buluşması dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı Erhürman’ın BM Genel Sekreteri’ne Kıbrıs müzakere metodolojisine ilişkin dört maddesini doğrudan aktarması, sürecin teknik detaylarının artık daha net bir çerçevede ele alınacağını düşündürmektedir. Daha da önemlisi, bu görüşme öncesinde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Guterres ile telefon görüşmesi yapmış olmasıdır. Bu temas, Ankara ile Lefkoşa arasında diplomatik koordinasyonun üst düzeyde sürdüğünü göstermektedir.
Bu gelişmeler tesadüfi değildir. Aksine, Ankara’dan New York’a uzanan bir diplomasi hattının bilinçli şekilde örüldüğünü ortaya koymaktadır.
Kıbrıs meselesi yıllardır çözümsüzlük, statüko ve karşılıklı güvensizlik ekseninde ilerledi. Ancak bugün gelinen noktada hem Türkiye–Yunanistan ilişkilerindeki yumuşama hem de BM zemininde yeniden şekillenen müzakere metodolojisi, “ezber bozan” bir sürecin kapıda olduğuna işaret ediyor.
Elbette temkinli olmak gerekir. Kıbrıs dosyası, geçmişte birçok umut verici başlangıcın akamete uğradığı bir süreçtir. Ancak bu kez farklı olan, Ankara–Atina hattındaki normalleşmenin BM süreciyle eş zamanlı ilerlemesidir. Eğer bu senkronizasyon korunabilirse, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesi yerini karşılıklı kazanca dayalı bir iş birliğine bırakabilir.
Sonuç olarak, Ankara’daki zirve ile New York’taki temasları birlikte okumak gerekiyor. Bu tablo, yalnızca diplomatik bir hareketlilik değil; yeni bir stratejik yönelimin habercisi olabilir.
Belki de Kıbrıs meselesinde yıllardır tekrarlanan cümleler değil, yeni bir müzakere dili konuşulmaya başlanıyordur. Bizden söylemesi…