Kıbrıs’ta çözümün önündeki asıl engel motivasyon eksikliği

Kıbrıs’ta gerçekten bir çözüm hedefleniyorsa, tarafları aynı masaya oturtmak tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o masadan kalkmanın da bir bedeli olduğu bir düzen kurabilmektir.

Kıbrıs’ta gerçekten bir çözüm hedefleniyorsa, tarafları aynı masaya oturtmak tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o masadan kalkmanın da bir bedeli olduğu bir düzen kurabilmektir.

Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis görüşürken, aynı gün Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile bir araya geliyordu. Bu iki temasın aynı takvime denk gelmesi büyük bir raslantı elbette ama çok da önemli idi. Doğu Akdeniz’de yumuşama arayışları ile Kıbrıs dosyasının yeniden hareketlenmesi birbirinden bağımsız süreçler değil. Bölgesel denge, Avrupa güvenliği, Türkiye–Yunanistan hattındaki iklim ve Kıbrıs müzakereleri aynı stratejik resmin parçalarıdır.
Ancak diplomatik trafiğin yoğunluğu bizi yanıltmamalı. Kıbrıs’ta asıl mesele artık teknik başlıklar ya da çözüm parametreleri değil. Asıl mesele, tarafların çözüm için sahip olduğu motivasyon düzeyidir.
Türk tarafı çözüm istencini defalarca ıspatladı
New York’taki görüşmede Erhürman’ın ortaya koyduğu yaklaşım, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir çerçeve sunuyor. Kıbrıs Türk tarafı, geçmiş onyıllar boyunca olduğu gibi bugün de çözüm iradesini açık biçimde teyit etti. Ancak bu kez yalnızca “çözüm istiyoruz” demekle yetinmedi; geçmiş müzakere deneyimlerinden çıkarılan somut derslere dayanan yeni bir yöntem önerdi.
Bu metodoloji dört temel ilkeye dayanıyor: Siyasi eşitliğin açık ve tartışmasız biçimde kabul edilmesi; sürecin ucu açık olmaması, takvimli ve sonuç odaklı yürütülmesi; Crans-Montana’ya kadar sağlanmış yakınlaşmaların korunması ve yeniden sıfırdan başlanılmaması; ayrıca olası bir başarısızlık halinde Kıbrıs Türk tarafının otomatik biçimde mevcut statükoya mahkûm edilmemesi.
Başka bir ifadeyle önerilen şey, çözüm arayışını ciddiye alan, zamana yayılmayı önleyen ve geçmişteki hataların tekrarını engellemeyi amaçlayan bir çerçevedir. Bu yaklaşım radikal değil. Aksine, tekrarlanan hataları önlemeye dönük bir güvenlik şerididir. Çünkü Kıbrıs’ta en yıpratıcı unsur, her başarısızlığın ardından sürecin sıfırlanması ve yeniden en başa dönülmesidir.
Zaman kaybına tahammül yok
Talat–Hristofyas döneminde de “sıfırdan başlama” söylemi hakimdi. Yıllar süren görüşmelerin sonunda gelinen nokta, Annan Planı çerçevesini aşamadı. 2017’de Crans-Montana’da ciddi yakınlaşmalar sağlandı. Ancak süreç çöktü ve dosya yeniden askıya alındı. Şimdi yeniden her şeyi baştan tartışmak, aslında zaman kaybetmek anlamına gelir.
Burada temel soru şudur: Zaman kaybı kimin aleyhine işliyor?
Kıbrıs Rum yönetimi, BM ve AB üyesi olarak uluslararası alanda tüm adayı temsil etme imtiyazına sahiptir. Tanınmışlık, diplomatik erişim, ekonomik entegrasyon ve hukuki statü onun elindedir. Statükonun maliyeti sınırlıdır. Bu nedenle çözüm için risk alma zorunluluğu hissetmemektedir. Kıbrıs Türk tarafı ise uluslararası izolasyon altında yaşamaktadır. Doğrudan ticaret kısıtlıdır. Spor, kültür ve diplomatik temas alanları daralmıştır. Ekonomik kırılganlık yüksektir. Statükonun maliyeti ağırdır.
Bu asimetri, müzakere davranışını belirleyen temel faktördür. Eğer bir taraf için anlaşmamak neredeyse maliyetsizse, o taraf neden siyasi bedel ödeyerek uzlaşmaya gitsin?
Uluslararası toplumun görmekte zorlandığı gerçek tam da budur: Kıbrıs’ta çözümün önündeki en büyük engel irade eksikliği değil, motivasyon dengesizliğidir.
Rum yönetimi ve Yunanistan ancak kaybedecek bir şeyleri olduğu durumda uzlaşmaya daha istekli hale gelir. Bu bir tehdit dili değildir. Bu, müzakere teorisinin en temel gerçeğidir. Maliyet üretmeyen statüko, uzlaşma baskısı doğurmaz.
New York’ta Erhürman’ın yaptığı, tam olarak bu tabloyu anlatmaktı. Kıbrıs Türk tarafının çözümden kaçmadığını, ancak sürecin yeniden zamana yayılmasına izin verilmeyeceğini diplomatik bir dille ifade etti. Siyasi eşitliğin müzakere konusu değil, sürecin ön koşulu olduğunu vurguladı. Geçmişte varılmış uzlaşıların korunmasının “senin yakınlaşman, benim yakınlaşmam” tartışmasını engelleyeceğini belirtti. Bu yaklaşımın sürdürülmesi gerekir.
Masada kalmaya devam edilmeli
Her şeye rağmen Kıbrıs Türk tarafı masada kalmalıdır. Görüşmelerden çekilmek kısa vadede iç politikada tatmin yaratabilir; ancak uzun vadede uluslararası alanda anlatı üstünlüğünü kaybettirir. “Çözüm isteyen taraf” kimdir sorusunun cevabı net tutulmalıdır.
Rum yönetimi, uluslararası sistem içinde yerleşik bir konuma sahiptir. Bu konfor alanı çözüm için yeterli baskı üretmemektedir. O halde yapılması gereken, bu konforun sürdürülebilir olmadığını uluslararası topluma anlatmaktır.
Bu noktada Türkiye–Yunanistan hattındaki gelişmeler de önemlidir. Ankara ile Atina arasında diyalog sürerken, Doğu Akdeniz’de enerji iş birlikleri ve Avrupa savunma mekanizmalarındaki tartışmalar Kıbrıs dosyasını doğrudan etkiliyor. Kıbrıs artık yalnızca ada içi bir mesele değildir. AB güvenliği, NATO dengeleri ve bölgesel enerji politikalarıyla iç içe geçmiş durumdadır.
Bu nedenle Erhürman’ın New York’ta verdiği mesaj yalnızca Kıbrıs’a yönelik değildir. Aynı zamanda daha geniş bir diplomatik çerçeveye hitap etmektedir. Çözüm isteyen tarafın Kıbrıs Türkleri olduğu net biçimde ortaya konulurken, sürecin yeniden oyalama taktiğine dönüşmesine izin verilmeyeceği de ifade edilmiştir.
Bundan sonra yapılması gereken nettir. Dönüşümlü başkanlık ve etkin katılım dahil siyasi eşitlik açık biçimde kabul edilmeden yeni bir müzakere süreci başlatılmamalıdır. Süreç takvimli olmalıdır. Geçmiş uzlaşılar korunmalıdır. Ve en önemlisi, masadan kalkmanın bir maliyeti olmalıdır.
Fatura yoksa, çözüm olmaz
Kıbrıs’ta gerçekten bir çözüm hedefleniyorsa, tarafları aynı masaya oturtmak tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o masadan kalkmanın da bir bedeli olduğu bir düzen kurabilmektir. Rum tarafı bugüne kadar herhangi bir siyasi ya da diplomatik maliyetle karşılaşmadığı için, süreçlerin belirli bir aşamasında masayı dağıtabilmiştir. Eğer aynı rahatlık devam ederse, benzer bir tabloyla yeniden karşılaşmak şaşırtıcı olmayacaktır.

New York’ta verilen temel mesaj buydu: Sürecin ciddiye alınabilmesi için yalnızca iyi niyet beyanları değil, sonuç üretmeyen tutumların da karşılığı olmalıdır. Bu çizgide ısrar edilirse müzakereler gerçek bir ağırlık kazanır. Aksi halde diplomasi devam eder, açıklamalar yapılır, fotoğraflar çekilir, temaslar sürer. Ancak esas denklem değişmez.

Rum tarafına açık biçimde, “Çözüm olmazsa Kıbrıs Türk tarafı üzerindeki izolasyon sürdürülemez” denmediği sürece denge kurulamaz. Aynı şekilde, dış aktörlerin, özellikle ABD’nin, adaya kendi tasavvur ettiği bir modeli empoze etmeye yönelmesi de süreci zedeler. Kıbrıs’ta kalıcı bir uzlaşı ancak eşitlik temelinde, karşılıklı maliyet ve sorumluluk bilinciyle mümkündür. Bu şartlar oluşmadıkça çözüm hedefi söylem düzeyinde kalmaya mahkûm olur.

Bu haber 22 defa okunmuştur

:

:

:

: