İsrail-Amerikan saldırılarının İran’ı hedef alması ve ardından gelen bölgesel misillemeler, Türkiye’yi ilkeli diplomasi, güvenlik kaygıları ve iç şeffaflık arasında tehlikeli bir stratejik ikilemle karşı karşıya bırakıyor.
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik son askeri operasyonu ve Tahran’ın bölge genelindeki misilleme saldırıları, Orta Doğu’yu son derece tehlikeli bir eşiğe taşıdı. Bu, rakipler arasında sıradan bir gerilim değildir. Bölgesel güvenlik dengelerini öngörülemez biçimde yeniden şekillendirebilecek yapısal bir tırmanmadır.
Önce net olalım. İran, Türkiye’nin en iyi dostu değildir. Nükleer kapasiteye sahip bir İran, kuşkusuz Türkiye ve tüm bölge için ciddi bir tehdit oluşturur. Ancak entelektüel dürüstlük, İsrail’in beyan edilmemiş nükleer kapasitesinin de istikrarsızlaştırıcı bir unsur olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Nükleer asimetri sürdürülebilir güvenlik üretmez; kalıcı dengesizlik ve güvensizlik üretir. Bir devletin nükleer kapasitesine göz yumulup diğerinin varoluşsal tehdit olarak sunulduğu bir bölgede kalıcı istikrar mümkün değildir. Bu, stratejik ikiyüzlülüktür.
Zaten kırılgan olan bu coğrafyada İsrail, demokratik bir devlet olarak Türkiye’nin doğal stratejik ortağı olmalıydı. Uzun yıllar da öyleydi. Güvenlik koordinasyonu, istihbarat iş birliği ve artan ticaret, karşılıklı faydaya dayalı pragmatik bir uyumu yansıtıyordu. Ancak zamanla bu stratejik mantık aşındı. Ankara’daki iç siyasi öncelikler ile Tel Aviv’de Netanyahu doktrininin katı yaklaşımı, rasyonel angajman alanını daralttı. Yayılmacı refleksler, sert güvenlik maksimalizmi ve orantılılık ilkesine duyarlılığın azalması, uzun vadeli stratejik düşüncenin yerini aldı.
Ankara açısından daha da kaygı verici olan ise İsrail, Rum yönetimi ve Yunanistan arasında giderek kurumsallaşan yakınlaşmadır. Enerji ortaklıkları, askeri tatbikatlar ve üçlü savunma koordinasyonu giderek Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına karşı konumlanmış bir siyasi nitelik kazanmaktadır. Enerji iş birliği olarak başlayan süreç, Ankara’da dışlayıcı bir eksen olarak algılanan jeopolitik bir bloklaşmaya dönüşmüştür. Buna ister çevreleme deyin ister koordinasyon, sonuç stratejik kutuplaşmadır.
İsrail’in Atina ve Rum yönetimi ile askeri iş birliğini derinleştirmesi, Türkiye ile gerilim yüksek seyrederken Doğu Akdeniz’de hasmane bir hizalanma algısını güçlendirmektedir. Bu dinamik bölgesel güvenliği artırmaz; fay hatlarını çoğaltır. Seçici ittifaklarla büyük bir bölgesel aktörü dışlayarak sürdürülebilir bir düzen kurulamaz. Bloklaşma sertleşirse Doğu Akdeniz iş birliği alanı değil, yeni bir çatışma sahası olur.
İSTİKRARSIZLIK VE ÇİFTE STANDARTLAR
İran uzun süredir vekil ağlarını etki aracı olarak kullanmakta ve bölgesel istikrarsızlığa katkıda bulunmaktadır. Ancak son yıllarda doğrudan komşu ülkelere saldıran ve çatışma alanını genişleten aktör İsrail olmuştur. Sınır ötesi operasyonlar ve “vaat edilmiş toprak” anlatılarına dayanan söylemler bölgesel kaygıları artırmıştır. Stratejik adımlar ideolojik tonlarla kesiştikçe İsrail’in öngörülemez ve daha atak bir aktör olduğu algısı güçlenmektedir. Bu algı, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu genelinde tehdit değerlendirmelerini yeniden şekillendirmektedir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin de İsrail’in hedef listesinde olabileceğini kamuoyu önünde dile getirmesi, durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır.
Bu arada Washington’ın yaklaşımı, bölgesel meselelerde İsrail güvenliğini merkezi referans noktası olarak ele almaya devam etmektedir. Başkan Donald Trump döneminde bu refleks daha da belirginleşmiştir. Uluslararası hukukun seçici yorumlanması, savunulduğu iddia edilen düzenin meşruiyetini zayıflatmaktadır.
KÂĞITTAN KAPLANLAR VE GERÇEK RİSKLER
Son gelişmeler Rusya ve Çin’in sınırlarını da göstermiştir. Her iki ülke küresel güven ve stratejik ortaklık söylemi üretmektedir. Ancak gerçek tırmanma anlarında rolleri temkinli ve sınırlı kalmaktadır. Güvenilir caydırıcılığın zayıflaması, özellikle Türkiye gibi orta güçler için hayatı daha zor hale getirir. İşleyen bir güç dengesi, tek taraflı maceracılığa karşı fren işlevi görür. Bu denge zayıfladığında sınırsız hareket etme cazibesi artar.
Bu bağlamda Rusya ve Çin kusursuz aktörler oldukları için değil, Amerikan ve İsrail askeri üstünlüğüne karşı teorik bir denge unsuru sağladıkları için önemlidir. Aksi halde güçlünün hukuku normalleşir.
Trump yönetiminin Venezuela’da gerçekleştirdiği askeri operasyon ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun tutuklanması ve Birleşmiş Milletler yetkisi olmaksızın ülkesinden çıkarılması, egemenlik ihlali olarak değerlendirildi. Küresel Güney’den itirazlar yükseldi ancak çok kutuplu düzen savunucularından belirleyici bir karşı denge gelmedi. Bu tablo, güç siyasetinin kurumsallaştığını göstermektedir.
Bugün İran, dün Venezuela. Mesaj nettir.
İsrail-Amerikan saldırıları ve İran’ın karşı hamleleri, bölgesel hatta küresel bir savaşa dönüşme riski taşımaktadır. Enerji hatları, deniz yolları ve kırılgan devletler bu girdaba sürüklenebilir.
ARABULUCULUK, SESSİZLİK VE ŞEFFAFLIK
Türkiye’nin arabuluculuk teklifi diplomatik açıdan değerlidir. Ancak saldırganlığa karşı net bir ilkesel tutum olmaksızın arabuluculuk belirsizlik yaratır. Sessizlik, ilkesellikten ziyade hesap olarak okunabilir.
Daha da kaygı verici olan, dezenformasyon yasası üzerinden haberin ve medyada eleştirilerin sınırlanmaya çalışılmas gayretleridir. Algı yönetimi kısa vadede rahatlık sağlayabilir, ancak stratejik sonuçlardan toplumu koruyamaz. Unutulmaması gerekir ki şeffaflık ulusal direnci güçlendirir.
Bölgede yeni ve uzun bir savaş değil ihtiyaç. Yoksunluğu duyulan şey stratejik sağduyu, dengeli diplomasi ve hem içeride hem dışarıda rahatsız edici gerçeklerle yüzleşme cesaretidir.