Kıbrıs’ta çözüm söylemi mi, statükonun konforu mu?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres “somut ilerleme” isterken, Rum lider Hristodulides yine “hemen müzakere” diyor. Ancak ortada yeni bir yaklaşım yok. Kıbrıs Türk tarafı ise artık sürecin değil, oyunun kurallarının değişmesini talep ediyor

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres “somut ilerleme” isterken, Rum lider Hristodulides yine “hemen müzakere” diyor. Ancak ortada yeni bir yaklaşım yok. Kıbrıs Türk tarafı ise artık sürecin değil, oyunun kurallarının değişmesini talep ediyor

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in görev süresinin sonuna yaklaşırken, İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik başlattıkları meşruiyetten yoksun savaşa rağmen, Kıbrıs meselesinde “somut ilerleme” arayışı yeniden hız kazanmış görünüyor. Brüksel’de BM Gnel Sekreteri ile gerçekleşen görüşmenin ardından Rum lider Nikos Hristodulides’in yaptığı açıklamalar da bu beklentiyi besler nitelikteydi. “Çok verimli”, “çok yapıcı” ve “yakında gelişmeler olacak” gibi ifadeler diplomasi literatüründe alışıldık, hatta neredeyse otomatikleşmiş kalıplardır. Ancak Kıbrıs gibi yarım asrı aşan bir sorunda bu tür ifadelerin artık neyi temsil ettiği ciddi biçimde sorgulanmak zorundadır.
Mesele artık iyi niyet cümleleriyle ilerleyebilecek bir aşamada değildir. Asıl sorun, tarafların çözüm isteyip istemediği değil, çözümün ne anlama geldiği ve hangi koşullarda mümkün olacağıdır. İşte tam bu noktada Rum liderliğin yaklaşımı derin bir sorgulamayı hak ediyor. Hristodulides’in açıklamalarına bakıldığında, yeni bir fikir, yeni bir risk alma iradesi ya da geçmiş hatalardan ders çıkarıldığına dair güçlü bir işaret görmek maalesef mümkün değil. Aksine, Crans-Montana’dan bu yana her baskı altına geldiğinde defalarca tekrarlanan “kaldığımız yerden devam edelim” yaklaşımının yeniden dolaşıma sokulduğu görülüyor.
Çözümsüzlükte ısrar
Peki bu ne anlama geliyor? Çok açık: Geçmişte sonuç üretmemiş bir modeli, hiçbir yapısal değişiklik yapmadan yeniden denemek. Bu ise çözüm arayışı değil, zaman yönetimidir. Daha açık söylemek gerekirse, statükonun kontrollü biçimde sürdürülmesidir. Rum tarafının bugün geldiği noktada sahip olduğu uluslararası tanınma, Avrupa Birliği üyeliği ve ekonomik avantajlar düşünüldüğünde, bu statükonun neden cazip olduğu da anlaşılmaktadır. Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Rum liderlik gerçekten çözüm mü istiyor, yoksa çözüm arıyormuş gibi yaparak çözümsüzlükte, mevcut dengeleri mi korumayı tercih ediyor?
Dün mesajlaştığım Rum tarafının eski başmüzakerecisi Andreas Mavroyiannis’in değerlendirmeleri, bu sorunun içerden de sorulmaya başlandığını gösteriyor. Mavroyiannis açıkça bu yıl içinde bir çözüm beklemenin gerçekçi olmadığını ifade ediyor. Daha da önemlisi, Guterres’in artık hayal kırıklığı yaşadığını ve sorumluluğu liderlere bıraktığını söylüyor. Hristodulides’in çok konuştuğunu ama “gerçekten çözüm istediğini henüz kanıtlamadığını” belirtmesi ise dikkat çekici bir iç eleştiridir. Bu, sorunun yalnızca iki taraf arasında değil, Rum tarafının kendi içinde de tartışıldığını gösteriyor.
Kıbrıs Türk tarafı açısından ise tablo son derece nettir. Sorun müzakere eksikliği değildir. Sorun, müzakerelerin nasıl yapıldığıdır. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu yaklaşım bu nedenle hayati önemdedir. “Toplantı yapmak için toplantı değil, sonuç üretmek için süreç” vurgusu, geçmişte defalarca yaşanan başarısızlıkların bir özetidir. Kıbrıs Türk tarafı artık aynı oyunun tekrarını istememektedir.
Erhürman’ın dört maddelik yaklaşımı, aslında bir ön şart listesi değil, sistemin açıklarını kapatmaya yönelik bir güvenlik mekanizmasıdır. Siyasi eşitliğin baştan kabul edilmesi, sürecin zaman sınırlı olması, önceki kazanımların korunması ve sürecin çökmesi halinde Kıbrıs Türk tarafının yeniden cezalandırılmaması gibi unsurlar, geçmiş deneyimlerin süzgecinden geçmiş zorunluluklardır. Çünkü geçmişte yaşanan tam olarak şudur: Süreçler uzamış, beklentiler yükselmiş, masalar dağılmış ve hiçbir taraf bedel ödememiştir.
Hayır diyen bedel ödemelidir
Bu noktada, benimle görüşmesinde eski başmüzakereci Özdil Nami’nin uyarısı son derece çarpıcıdır. Nami’ye göre Kıbrıs sorununun çözülmemesinin temel nedeni, “hayır” diyen tarafın hiçbir bedel ödememesidir. Bu, aslında oyunun kurallarının baştan bozuk olduğu anlamına gelir. Eğer bir taraf çözümü reddettiğinde hiçbir siyasi ya da ekonomik sonuçla karşılaşmıyorsa, neden uzlaşmaya yanaşsın? Nami’nin önerdiği zaman sınırlaması ve sonuç mekanizması bu nedenle hayati önemdedir. Bu öneri, süreci gerçek anlamda “sonuç odaklı” hale getirebilecek belki de tek somut yaklaşımdır.
Rum tarafının Avrupa Birliği’ne yaptığı vurgu ise Kıbrıs Türkleri açısından ayrı bir sorun alanıdır. 2004 Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türkleri “evet” demiş, Rum tarafı “hayır” demiştir. Buna rağmen Avrupa Birliği Rum tarafını ödüllendirerek tam üyelik vermiştir. Bu sadece siyasi bir hata değil, müzakere sisteminin dengesini kökten bozan bir karardır. O gün verilen mesaj açıktır: Çözümü reddetseniz bile kazanırsınız. Bugün Rum tarafının rahatlığının temelinde bu gerçek yatmaktadır.
AB güvenilir bir aktçr değildir
Dolayısıyla Avrupa Birliği, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye açısından tarafsız ve güvenilir bir aktör değil, sürecin dengesini bozan bir unsurdur. Rum tarafı için bir kaldıraç olan AB, Türk tarafı için bir güven sorunudur. Bu gerçek görmezden gelinerek kurulacak hiçbir denklem sürdürülebilir olmayacaktır.
Bugün gelinen noktada Kıbrıs meselesi bir kez daha aynı kavşağa gelmiştir. Guterres ilerleme istiyor, Hristodulides müzakere diyor, Erhürman kuralların değişmesini talep ediyor. Ama asıl mesele hâlâ ortada duruyor: Aynı kurallarla oynanan bir oyundan farklı bir sonuç çıkması mümkün mü?
Kıbrıs Türk tarafının cevabı nettir: Hayır.
Eğer süreç gerçekten yeniden başlayacaksa, bu kez farklı olmak zorundadır. Aksi halde yapılacak olan şey çözüm aramak değil, çözümsüzlüğü daha rafine bir dil ve daha sofistike bir diplomasiyle sürdürmek olacaktır. Ve belki de artık en açık şekilde sorulması gereken soru şudur: Kıbrıs’ta gerçekten çözüm mü isteniyor, yoksa çözüm ihtimali kontrollü biçimde ertelenmeye mi devam ediliyor?

***
Ramazan ayında başlayan ve geniş bir coğrafyada derin bir rahatsızlık ve tepkiyle karşılanan İsrail ve ABD’nin saldırgan tutumunu bir kez daha güçlü biçimde kınıyorum. Meşru bir gerekçeye dayanmayan bu savaş, yayılmacı politikalarını sürdüren İsrail’in öncülüğünde, Amerika’nın açık desteği ve fiili ortaklığıyla başlatılmış ve sürdürülmektedir.
Ramazan Bayramı’nı bu yıl ne yazık ki buruk bir atmosferde karşılıyoruz. Ancak bu burukluk, teslimiyet değil; aksine kararlılığın, direncin ve mücadele iradesinin daha da belirginleştiği bir duruşun ifadesidir. Bu coğrafyanın kadim halkları olarak, İran’daki yönetim biçimine yönelik eleştirilerimiz saklı kalmak kaydıyla, bugünlerde asıl olanın İran halkıyla dayanışma olduğunu açık biçimde ortaya koymak zorundayız.
Bu duygularla, her şeye rağmen umudu ve dayanışmayı büyütme sorumluluğuyla, tüm okurlarımın, dostlarımın ve arkadaşlarımın Ramazan Bayramı’nı içtenlikle kutluyorum.

Bu haber 97 defa okunmuştur

:

:

:

: