Rum tarafı değişmeden umut yok

Kıbrıs’ta liderler yeniden masada, ancak sorun yöntem değil zihniyet. Rum tarafı ortaklık yerine statükoyu tahkim etmeyi sürdürdükçe, hiçbir müzakere süreci gerçek bir çözüme evrilemez.

Kıbrıs’ta liderler yeniden masada, ancak sorun yöntem değil zihniyet. Rum tarafı ortaklık yerine statükoyu tahkim etmeyi sürdürdükçe, hiçbir müzakere süreci gerçek bir çözüme evrilemez.

Kıbrıs’ta liderler bir kez daha bir araya geliyor. Ancak ortada ne yeni bir fikir var ne de yeni bir irade. Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulides arasındaki görüşmeler, dokuz yıl önce çöken Crans-Montana sürecinin ardından artık bir rutine dönüşmüş durumda: Konuşuluyor, tartışılıyor, ancak ilerleme sağlanamıyor. Birleşmiş Milletler’in ev sahipliğinde gerçekleşen bu temaslar, çözüm üretmekten çok çözümsüzlüğü yönetme işlevi görmektedir.
Aslında ortada “diyalog” vardır ama bu diyalog, bir hedefe yürüyen bir süreç olmaktan ziyade mevcut durumun sürdürülmesini sağlayan bir mekanizmaya dönüşmüştür. Taraflar görüşüyor, “yapıcı atmosfer” vurgusu yapılıyor, fakat ne sahada ne de siyasi düzlemde somut bir ilerleme ortaya çıkıyor.
Geçiş kapıları: Küçük başlık, büyük zihniyet farkı
Geçiş kapıları tartışması bile bu zihniyet farkının küçük ama çarpıcı bir yansımasıdır. Türk tarafı Metehan’daki yoğunluğu azaltacak, Haspolat, Kiracıköy, Akıncılar ve Kiracıköy–Ağlanda hattını kapsayan pratik çözümler önerirken, Rum tarafı hâlâ “karşılıklılık” söylemiyle kimin ne kazandığı hesabını yapmaktadır. Oysa mesele kazanç hesabı değil, insanların günlük hayatını kolaylaştırmaktır.
Türk tarafı meseleyi ihtiyaç ve işlevsellik üzerinden okurken, Rum tarafı siyasi denge ve kontrol üzerinden değerlendirmektedir. Bu nedenle en basit teknik düzenlemeler bile egemenlik tartışmasına dönüşmekte, güven artırıcı olması gereken adımlar yeni kriz başlıkları üretmektedir. Bu tablo, Rum tarafının Kıbrıs’ta gerçek bir ortaklık düzenine zihnen hazır olmadığını göstermektedir.
Enerji ve güvenlik: Tek taraflılık derinleşiyor
Bu yaklaşım sahada da kendini göstermektedir. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon faaliyetlerinin Türk tarafının onayı olmadan tek taraflı şekilde sürdürülmesi, Rum tarafının adayı fiilen tek başına yönetilen bir yapı haline getirme stratejisinin parçası olarak görülmektedir. Enerji meselesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir araçtır.
İran savaşı sonrasında Avrupa askeri varlığının adada kalıcı hale getirilmesine yönelik adımlar da bu çerçevede okunmaktadır. Bu girişimler Türk tarafında güvenlikten ziyade stratejik dengeyi değiştirme çabası olarak değerlendirilmektedir. Üstelik Kıbrıs Türk tarafının tamamen dışlanarak atılan bu adımlar, ortaklık fikrinin pratikte reddedildiği algısını daha da güçlendirmektedir.
İç tartışmalar: Gerçekçilikten kopuş riski
Bu tabloya rağmen, Kıbrıs Türk siyasetinde zaman zaman gerçeklikten kopuk eleştiriler de gündeme gelmektedir. Kimler olduğunu hepimizin gayet iyi bildiği bazı çevreler Erhürman’ı Rum tarafıyla “federasyon pazarlığı” yapmakla suçlamakta ve süreci ideolojik bir çerçeveye hapsetmeye çalışmaktadır.
Oysa Erhürman’ın yaklaşımı, seçim sürecinin başından itibaren semantik tartışmaları bir kenara bırakmak üzerine kuruludur. Ne “federasyon” ne de başka bir model üzerinden dogmatik bir pozisyon ortaya koymuş, aksine Kıbrıs Türk halkının uluslararası izolasyonunu sona erdirecek, yaşam kalitesini artıracak ve siyasi eşitliği güvence altına alacak bir çözüm arayışına odaklanmıştır.
Bu noktada asıl tehlike, ulaşılması son derece zor hatta mevcut uluslararası ve bölgesel dengeler içinde gerçekçi olmayan hedeflerin siyaset malzemesi haline getirilmesidir. Tam anlamıyla tanınmış, iki ayrı egemen devletli bir çözümün kısa vadede mümkün olduğu varsayımı, sadece diplomatik gerçeklikle değil, Türkiye’nin kısa, orta veya uzun vadeli stratejik çıkarlarıyla da uyumlu değildir.
Böyle bir senaryonun, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de daha geniş bir etki alanı oluşturmaktan ziyade, Kuzey Kıbrıs ile Türkiye arasında dar bir koridora sıkıştırma riski barındırdığı da göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle mesele, slogan üretmek değil, gerçekçi ve sürdürülebilir bir zemin aramaktır.
Zihniyet değişmeden çözüm mümkün değil
Ortaya çıkan tablo nettir: Rum tarafı çözüm aramaktan çok mevcut durumu pekiştirmektedir. Müzakere süreci ise bu politikanın bir aracı haline gelmiştir. 1968’den bu yana süren ve defalarca sonuçsuz kalan müzakere deneyimi, Türk tarafında çok net bir kanaat oluşturmuştur: Ucu açık süreçler ve belirsiz çerçeveler yalnızca çıkmaz üretir.
Türk tarafının bugün dile getirdiği yaklaşım bu tecrübenin sonucudur. Siyasi eşitliğin açık şekilde kabul edilmesi, sonuç odaklı bir takvim belirlenmesi ve başarısızlık halinde statükoya geri dönüşün mümkün olmaması, yeni bir sürecin asgari şartları olarak görülmektedir.
Ancak bütün bunların ötesinde, çözümün önündeki en büyük engel Rum tarafının zihniyetidir. Ortaklığı reddeden, tek taraflı kazanımları önceleyen ve süreci statükoyu derinleştirme aracı olarak kullanan bir yaklaşım değişmeden, hangi model konuşulursa konuşulsun sonuç değişmeyecektir.
Kıbrıs’ta çözüm, ancak iki eşit tarafın birbirini gerçekten muhatap aldığı bir anlayışla mümkün olabilir. Aksi halde her yeni görüşme, bir önceki çıkmazın tekrarı olacaktır. Rum tarafı değişmeden umut yoktur.

Bu haber 52 defa okunmuştur

:

:

:

: