İran savaşında kazanan yok, stratejik maliyet herkes için artıyor

Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın altıncı haftasına girilirken, uluslararası ilişkiler çevrelerinde giderek daha sık sorulan soru artık askeri anlamda kimin kazandığı değil, stratejik olarak kimin avantaj sağladığıdır. Giderek daha fazla analist ve yetkiliye göre bu sorunun yanıtı rahatsız edici bir gerçekliğe işaret ediyor: Taraflardan hiçbiri belirleyici bir üstünlük elde edemiyor, buna karşılık jeopolitik ve ekonomik maliyetler hızla artıyor.

Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın altıncı haftasına girilirken, uluslararası ilişkiler çevrelerinde giderek daha sık sorulan soru artık askeri anlamda kimin kazandığı değil, stratejik olarak kimin avantaj sağladığıdır. Giderek daha fazla analist ve yetkiliye göre bu sorunun yanıtı rahatsız edici bir gerçekliğe işaret ediyor: Taraflardan hiçbiri belirleyici bir üstünlük elde edemiyor, buna karşılık jeopolitik ve ekonomik maliyetler hızla artıyor.

28 Şubat’ta Donald Trump yönetimindeki ABD ile Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail’in İran’ın askeri ve nükleer altyapısını hedef alan koordineli saldırılarıyla başlayan çatışma, kısa sürede bölgesel bir boyut kazandı. İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla verdiği karşılık, Hürmüz Boğazı’ndaki enerji akışını ciddi biçimde aksatarak küresel piyasaları doğrudan etkiledi.

ASKERİ DARBE, STRATEJİK BELİRSİZLİK

Sahada tablo asimetrik görünüyor. ABD ve İsrail, İran’ın altyapısına ve komuta kademesine ağır darbeler indirdi. Ancak bu askeri başarı, beklenen siyasi sonucu üretmiş değil. Özellikle Tahran’da rejim değişikliği hedefi gerçekleşmedi.
Aksine, İran yönetimi toparlanmış, sertleşmiş ve taleplerini yükseltmiş görünüyor. Bu durum, askeri performans ile stratejik sonuç arasındaki kopukluğu daha görünür hale getiriyor. Bazı çevreler İran’ın rejimini koruma ve bölgesel konumunu sürdürme açısından “kazanıyor” olabileceğini savunurken, daha temkinli analizler bu savaşın kazananı olmayan bir yıkım süreci olduğunu ortaya koyuyor.
TRUMP, NETANYAHU VE BELİRSİZ HEDEFLER
Savaşın merkezinde Washington ve Tel Aviv’de alınan siyasi kararlar bulunuyor. Trump ve Netanyahu’nun ortak hedefi İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak ve daha ileri bir hedef olarak rejimi zayıflatmak ya da değiştirmekti. Ancak gelinen noktada bu hedeflerin nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğine dair net bir çerçeve yok.
ABD iç siyasetinde de savaşın maliyeti hissedilmeye başladı. Kamuoyu desteğinin sınırlı kalması, Cumhuriyetçiler açısından önemli bir risk yaratırken, savaşın uzaması Trump’ın siyasi manevra alanını daraltma potansiyeli taşıyor.
İRAN’IN DİRENCİ, ANCAK BEDELİ AĞIR
İran açısından tablo çelişkili. Ülke ciddi altyapı kayıpları ve ekonomik baskılarla karşı karşıya. Buna rağmen rejim çökmek bir yana, direniş söylemi üzerinden konsolidasyon sağlamış durumda.
Bu durum, ABD ve İsrail açısından stratejik başarının tartışmalı hale gelmesine yol açıyor. Zira hedeflenen dönüşüm gerçekleşmezken, daha sert ve daha öngörülemez bir İran ihtimali güçleniyor.
KÜRESEL KAYBEDENLER: ENERJİ, EKONOMİ, İSTİKRAR
Savaşın etkileri tarafların çok ötesine taşmış durumda. Küresel ekonomi şimdiden ciddi bir baskı altında. Petrol fiyatları yükselirken, Hürmüz Boğazı’ndaki aksama küresel enerji güvenliğini tehdit ediyor.
Türkiye açısından bu gelişmeler doğrudan ve somut sonuçlar doğuruyor. Enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi olarak fiyat artışları enflasyonu tetikliyor, cari açığı büyütüyor ve ekonomik dengeleri zorlaştırıyor.
DEĞİŞEN JEOPOLİTİK DENGELER VE ÇOK KUTUPLU DÜNYA
Savaş, yalnızca mevcut dengeleri sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni bir küresel düzenin hızlanmasına yol açıyor.
Rusya yüksek enerji fiyatlarından fayda sağlarken, Çin ABD’nin aşırı yüklenmiş görüntüsünden stratejik avantaj elde ediyor. Bu durum, ABD merkezli sistemin çözülmekte olduğu ve daha parçalı, rekabetçi bir çok kutuplu düzenin şekillendiği yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Bu yeni düzende üç büyük güç öne çıkıyor: ABD, Çin ve Rusya. Ancak belirleyici olan yalnızca bu aktörler değil. Türkiye, Hindistan, Pakistan ve Brezilya gibi bölgesel ve orta ölçekli güçler giderek daha bağımsız hareket ediyor, krizleri kendi stratejik alanlarını genişletmek için kullanıyor.
Türkiye bu tabloda hem coğrafi hem de stratejik olarak kritik bir konumda bulunuyor. Enerji güvenliği, bölgesel istikrar ve büyük güç rekabetinin kesişim noktasında yer alan Türkiye, artık sadece bir “izleyici” değil, denge kurucu bir aktör konumunda.
İsrail ise küçük ölçeğine rağmen son derece etkili ve agresif bir güç olarak dikkat çekiyor. Ancak bu agresif yaklaşım, bölgesel istikrarsızlığı artırırken, büyük güçleri daha derin şekilde çatışmanın içine çekiyor.
Avrupa ise belirsizlik içinde. ABD’nin güvenlik şemsiyesine duyulan güven sarsılırken, stratejik özerklik tartışmaları yeniden gündeme geliyor. Körfez ülkeleri ise İran tehdidi ile ABD’ye bağımlılık arasında sıkışmış durumda ve alternatif ortaklıklar arıyor.
KAZANAN YOK, SONUÇLAR VAR
Bu çerçevede “kim kazanıyor” sorusu giderek anlamını yitiriyor.
İran direnç gösteriyor ama ağır bedel ödüyor. ABD ve İsrail askeri başarılar elde ediyor ancak stratejik sonuçları belirsiz. Küresel ekonomi baskı altında, bölgesel istikrar zayıflıyor.
Türk perspektifinden bakıldığında sonuç nettir: Bu savaş kazanan üretmiyor. Riskleri yeniden dağıtan, dengeleri zayıflatan ve belirsizliği derinleştiren bir süreçtir.
En büyük kayıp ise sistemiktir. Bölgesel barışın aşınması, küresel ekonomik dengenin bozulması ve uluslararası düzenin daha da parçalanmasıdır.
Savaş ikinci ayına girerken ortada net bir bitiş senaryosu yok. Bu da temel gerçeği bir kez daha ortaya koyuyor: Net bir siyasi yol haritası olmadan başlatılan savaşlar, zaferle değil, uzun süreli istikrarsızlıkla sonuçlanır.
Türkiye ve bölge için asıl mesele de tam olarak budur.

Bu haber 9 defa okunmuştur

:

:

:

: