Okulda kurşun, ekranda şiddet

Bir çocuk sınıfa silahla giriyorsa mesele sadece o çocuk değildir. O sınıfa o silahı birlikte sokan bir toplum vardır. Bu toplum korkularıyla, eşitsizlikleriyle, suskunluklarıyla ve en çok da şiddeti sıradanlaştıran hikâyeleriyle kendini ele vermektedir.

Bir çocuk sınıfa silahla giriyorsa mesele sadece o çocuk değildir. O sınıfa o silahı birlikte sokan bir toplum vardır. Bu toplum korkularıyla, eşitsizlikleriyle, suskunluklarıyla ve en çok da şiddeti sıradanlaştıran hikâyeleriyle kendini ele vermektedir.

Bir toplum kendini en açık biçimde okulda gösterir. Çünkü okul bir ülkenin geleceğinin bugünkü fotoğrafıdır. O fotoğraf artık net değildir. O fotoğraf bulanıktır, kırılmıştır ve yer yer kararmıştır. Son günlerde yaşanan okul saldırıları bu fotoğrafın taşıdığı travmayı bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Bir sınıfta zil sesiyle birlikte çocukların kahkahasının yükselmesi gerekir. Bugün aynı mekânlarda kurşun sesleri konuşulmaktadır. Bu durum yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Bu durum açık bir toplumsal kırılmadır.

“BİZDE OLMAZ” DEDİĞİMİZ GERÇEK

Yakın zamana kadar başka ülkelerde yaşanan okul katliamlarına bakıldığında Türkiye için “bizde olmaz” denirdi. Bu ifade bir temenniden ibaret değildi. Bu ifade güçlü bir toplumsal inancı yansıtıyordu. Bugün o inanç ortadan kalkmıştır. Artık mesele bir olayın yaşanıp yaşanmadığı değildir. Mesele bu olayların neden tekrar ettiği sorusudur. Çünkü ortada tekil bir vaka yoktur. Ortada bir örüntü vardır. Aynı yaş grubu vardır. Benzer yöntemler vardır. Benzer sonuçlar vardır. Bu tablo bireysel bir sapmanın değil, yapısal bir sorunun işaretidir.
Türkiye’de şiddet artık münferit bir olay değildir. Türkiye’de şiddet giderek yapısal bir nitelik kazanmaktadır. Birçok uzmanın ortak değerlendirmesi bu yöndedir. Bu nedenle “şiddet pandemisi” ifadesi giderek daha sık kullanılmaktadır. Bu ifade abartılı değildir. Bu ifade toplumsal bir bulaşıcılığa işaret etmektedir.
HUKUKUN ZAYIFLAMASI VE GÜVEN KAYBI
Bu tablonun en önemli boyutlarından biri hukuktur. Hukukçu Prof. Dr. Adem Sözüer’in değerlendirmesi bu açıdan belirleyicidir. Sözüer’e göre yargıya olan güven sarsılmıştır. İnfaz düzenlemelerindeki belirsizlikler caydırıcılığı zayıflatmaktadır.
Basına yönelik şiddetle ilgili hep yazdığımız, lanetlediğimiz “cezasızlık” yani “impunity” gerçeği ile karşı karşıyayız. Suç işleyen kişi kısa sürede serbest kalacağını düşünmektedir. Bu düşünce suç işlemeyi kolaylaştırmaktadır. Aynı zamanda mağdurun devlete olan güveni de zayıflamaktadır. Mağdur kendi hakkını arama eğilimine yönelmektedir. Bu durum hukukun üstünlüğünü zedelemektedir. Bu durum bir hukuk devleti aşınmasıdır.
Sosyolog Prof. Dr. Emre Erdoğan bu sürecin toplumsal boyutunu açıklamaktadır. Erdoğan’a göre toplumda kutuplaşma artmıştır. Ötekileştirme dili yaygınlaşmıştır. Şiddet artık yalnızca bir sonuç değildir. Şiddet bir iletişim biçimi haline gelmiştir. İnsanlar anlaşmazlıklarını konuşarak çözmemektedir. İnsanlar karşısındakini bastırarak çözüm aramaktadır. Bu durum sosyal güven duygusunu ortadan kaldırmaktadır. Bireyler birbirini potansiyel bir tehdit olarak görmektedir. Böyle bir ortamda şiddetin meşruiyet alanı genişlemektedir.
EKRANDA ÜRETİLEN ŞİDDET DİLİ
Toplumsal şiddetin yalnızca ekonomik ve hukuki boyutları yoktur. Bu sürecin güçlü bir kültürel boyutu vardır. Bu boyut en açık şekilde televizyon dizilerinde ve dijital içeriklerde görülmektedir. Türkiye’de uzun yıllardır ana akım dizilerde mafya, intikam ve güç temaları merkezde yer almaktadır. Bu dizilerde silah kullanan karakterler güçlü olarak sunulmaktadır. İntikam alan karakterler haklı gösterilmektedir. Şiddet bir çözüm yöntemi olarak işlenmektedir.
Bir sahnede karakter tehdit edilmektedir. Aynı karakter kısa süre sonra masaya silah koyarak üstünlük sağlamaktadır. Bir başka sahnede ihanetin bedeli kurşunla ödetilmektedir. Bu anlatılar izleyiciye sürekli tekrar edilmektedir. Bu tekrar şiddeti olağanlaştırmaktadır.
Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan bu durumu bilimsel olarak açıklamaktadır. Tarhan’a göre şiddet içerikleri beyin üzerinde doğrudan etki yaratmaktadır. Ayna nöronlar aracılığıyla izlenen davranışlar taklit edilmektedir. Şiddet problem çözme yöntemi olarak sunulduğunda gençlerin rol modelleri bu karakterler olmaktadır.
Çocuk ve ergen psikiyatristi Prof. Dr. Bengi Semerci bu sürecin çocuklar üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Semerci’ye göre ekrandaki şiddet “kurgu” olarak kabul edildiğinde çocukların zihninde gerçek ile hayal arasındaki sınır zayıflamaktadır. Bu durum şiddetin içselleştirilmesine yol açmaktadır.
MERHAMETİN KAYBI VE SUÇ ESTETİĞİ
Bu kültürel dönüşüm kamuoyu önderleri tarafından da güçlü biçimde eleştirilmektedir. Zülfü Livaneli Türkiye’de bir merhamet kaybı yaşandığını ifade etmektedir. Livaneli’ye göre gücün kutsandığı bir ortamda zayıf olanın ezilmesi kaçınılmazdır. Bu yaklaşım toplumsal ilişkileri doğrudan etkilemektedir.
Ertuğrul Özkök bu süreci “suç estetiği” kavramı ile açıklamaktadır. Özkök’e göre yeraltı dünyası artık korkulan bir alan değildir. Yeraltı dünyası cazip bir yaşam biçimi olarak sunulmaktadır. Bu sunum özellikle ekonomik olarak zorlanan gençler üzerinde güçlü bir etki yaratmaktadır. Bu gençler için güç ve statü şiddet üzerinden tanımlanmaya başlamaktadır.
Fatih Altaylı ise devletin ve denetleyici kurumların rolüne dikkat çekmektedir. Altaylı’ya göre bir yandan ahlak vurgusu yapılmaktadır. Diğer yandan televizyon ekranlarında sürekli şiddet içerikleri yer almaktadır. Bu durum açık bir çelişkidir. Bu çelişki toplumsal mesajı zayıflatmaktadır.
ÇOCUKLAR NE HİSSEDİYOR
Bugün en kritik soru çocukların ne hissettiğidir. Bir çocuk okula giderken kendini güvende hissediyor mu? Bir çocuk sınıfa girerken arkadaşını bir dost olarak mı görüyor, yoksa bir tehdit olarak mı algılıyor? Bu sorular yalnızca çocukların ruh halini değil, toplumun genel durumunu da yansıtmaktadır.
Çocuklar toplumun aynasıdır. Çocukların yaşadığı her duygu, toplum tarafından üretilmektedir. Eğer çocuk korku ile büyüyorsa, o korkunun kaynağı toplumdur. Eğer çocuk şiddeti bir çözüm olarak görüyorsa, o çözüm anlayışı toplumsal bir üretimdir.
SİSTEMİK BİR KIRILMA
Bugün suç yaşının 12 seviyesine kadar düşmesi tesadüf değildir. Bu durum Şiddetle Mücadele Vakfı Başkanı Adem Solak tarafından açık biçimde ortaya konmuştur. Solak’a göre Türkiye’de şiddet bireysel değildir. Türkiye’de şiddet sistemiktir. Eğitim sistemi karakter inşasında yetersiz kalmaktadır. Aile yapısı baskı altındadır. Sokak giderek daha fazla kontrolsüz alanlara dönüşmektedir.
Bu tablo karşısında “okullarda ne oluyor” sorusu yetersizdir. Asıl soru “toplumda ne oluyor” sorusudur. Çünkü okul toplumdan bağımsız değildir. Okul toplumun yansımasıdır. Evde, sokakta, medyada ne varsa sınıfa o girmektedir.
RÜZGÂR EKEN FIRTINA BİÇER
Bugün sınıfa giren şey yalnızca bilgi değildir. Sınıfa öfke girmektedir. Sınıfa güvensizlik girmektedir. Sınıfa yalnızlık girmektedir. Bu boşluk kendiliğinden oluşmamıştır. Bu boşluk yıllar içinde birikmiştir.
Türkiye bugün bu boşlukla yüzleşmektedir ve bu yüzleşmenin ertelenmesi mümkün değildir. Şiddet sıradanlaştığında en büyük kayıp güvenlik değildir; asıl kayıp vicdandır. “Rüzgâr eken fırtına biçer” sözü bir retorik değildir, toplumsal bir gerçeğin ifadesidir. Şiddet ve cezasızlık normalleşirse, adalete olan güvenin yerini kabadayılık kültürü alırsa, toplumun varacağı yer huzur değil, daha derin bir güvensizlik olacaktır. Bir toplum vicdanını yitirdiğinde en sessiz mekânlar bile tehlikeli hale gelir. Bugün o mekân sınıftır.

Bu haber 13 defa okunmuştur

:

:

:

: