Meclis kürsüsünde dün yapılan bir tartışma, aslında uzun süredir görmezden gelinen bir gerçeği yeniden gün yüzüne çıkardı.
CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli, Maliye Bakanı Özdemir Berova’ya çok temel bir soru sordu: “Bu borçlanma nereye kadar sürecek?”
Verilen yanıt ise en az soru kadar çarpıcıydı: “Ne kadar ve nereye kadar gerekirse oraya kadar…”
Bu yaklaşım, aslında sorunun kendisini de özetliyor. Çünkü ortada bir stratejiden çok, günü kurtarma refleksi var.
Borçla dönen bir sistem, borçla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Hükümetin borcu borçla ödediği yönündeki eleştiriler yeni değil, ancak artık rakamlar bu tartışmayı daha da somut hale getiriyor.
22 milyar TL’ye ulaşan borç stoku artık mızrağın çuvala sığmadığını gösteriyor.
Şunu unutmayalım bu sadece rakam değil; geleceğe kesilmiş çektir.
Türkçede bir söz vardır: “Borç yiyen kesesinden yer.”
Ama artık ortada bir kese kalmadıysa, o borç kimin kesesinden yeniyor?
Cevap acı ama net: Henüz doğmamış kuşakların…
Bugün harcadığımız her kuruşun bedelini, yarın çocuklarımız ödeyecek. Bu, ekonomik bir tercih olmanın ötesinde, ahlaki bir meseledir.
Ülkede ne yazık ki, devlet maaşlarına dayalı bir ekonomik yapı kuruldu.
Dün Ada TV’ye konuk olan iş insanı Redif Nurel de sordu: “Dünyanın hangi ülkesinde bu kadar yaygın şekilde devlet maaşı hanelere giriyor?”
Gerçekten de bu soruya verilecek tatmin edici bir yanıt yok. Nüfusa oranla bakıldığında, kamu maaşlarının bu denli yaygın olduğu bir yapı herhalde yoktur. Bu yapı, artık sürdürülebilir olmaktan çıkmış durumdadır.
Çünkü maaş ödeyen bir devletin, o maaşı üretecek bir ekonomik tabana ihtiyacı vardır. Eğer üretim yoksa, özel sektör zayıflamışsa, esnaf ayakta kalmakta zorlanıyorsa, o maaşlar aslında borçla ödeniyor demektir.
Maaş ekonomisiyle kalkınma olmaz. Kalkınma; üretimle, ihracatla, girişimcilikle olur. Ama siz gençlerinizi sadece “devlete kapağı atma” hayaliyle yetiştirirseniz, üretim kültürünü kaybedersiniz. Bugün gelinen noktada tam olarak bu yaşanıyor. Bizden söylemesi…