Her şey kendi yerinde kendi haliyle güzeldir dersek yanılma payımız yok denecek kadar azdır.
Eskiler; “taş yerinde ağırdır” derken aslında söylenmek istenen de budur. Ailede de toplumda da bunu yazılmış yazılmamış kurallar olarak yaşıyoruz. Örneğin bir memurun ancak amirinin izni ve onayı ile iş yapmak durumundadır. Aksi olursa cezalandırılır.
Okulda öğrencilerin duracağı yerler bellidir. Yapacakları, yapmayacakları onlar söylenir. Buna uymak zorundadırlar.
Evlerde de durum farklı değil. Çocuğun, annenin babanın yerleri de görev ve sorumlulukları da belirlidir. Bunlara uyarlarsa, ona göre davranırlarsa mesele yoktur. Baba memursa, iyi bir memur olmalı. Anne çalışıyorsa bu onun için de geçerlidir. Çalıştığı yerde söylenenlere kesinlikle uymalı, yaptıkları en iyi şekilde olmalıdır. Ya çocuklar?
Çocuk iyi bir çocuk olmalı.
“Büyüyünce ne olacaksın?”
Çocuklar bu soruya genellikle anne babalarının yaptıkları işi yapmak istemezler çünkü eve geldiklerinde yüzlerindeki yorgunluğu, gerginliği görürler hele de geveleyip söylediklerini duyunca onlara en yakın meslekleri sayarlar.
“Öğretmen, doktor, mimar, ressam,” gibi meslekleri sayarlar.
Ama soru bu noktada şekil değiştirebilir.
“Nasıl bir öğretmen? Nasıl bir doktor? Nasıl bir mimar? Nasıl bir ressam?”
Anne atılıp söyleyebilir.
“Başarılı bir öğretmen,” diyebilir.
Ama çok nadir kişinin aklına iyi bir insan olmak gelmez. Oysa iyi bir öğretmen ancak iyi bir insandan oluşur. İyi bir insan olmadan iyi bir doktor da olamazsınız.
Neden?
Gayet basit. Başarılı olmak günümüzde bol para kazanmak olarak algılanıyor. Başarılı bir doktorun hastası da çok olur.
İşte çelişkili durum bu noktada ortaya çıkar.
Ahlak kuralları iyi insan olmak için farklıdır, başarılı olmak için farklıdır. Daha doğru şekilde söylenirse farklı olabilir.
İnsanların yaşadıkları toplumlarda yönetim şekillerinden tutun da değer yargılarına kadar birçok ahlak kuralı teknolojik gelişmelere de uyum sağlanarak hızla değişiyor.
Etrafımıza bir bakalım. Her şeyi bildiğini sanan, her konuda doğru yanlış fikri olsa da tek doğru kendisi olan dünya kadar insan var.
Okumayan, sadece film izler gibi izlediği videolara, dizilere, söylenenlere inanarak yaşayan insanlar.
“Kendin ol, önce kendini tanı” sözlerini ipek gömlek gibi sırtlarına giyip dolanırlar ve her şeyi bildiklerini sanıp konuşurlar.
Bu tip insanların çocuklarına ne verdiklerini, onlara nasıl örnek olduklarını anlatmaya gerek yok.
Bu tip insanların arşivlerinde bir iki soru var. “Ne dedi? Kim dedi?”
Oysa soru sormadan bir şey öğrenilemez.
“Nasıl? Neden ya da niçin?” gibi sorular önce merak uyandırır kişiyi öğrenmeye teşvik eder.
Ama birçok kimse değişen ahlak kurallarına uygun davranışlarla, soru sormadan dinleyip inanmayı tercih eder oldular.
Nereden nereye geldik. Aslında anne babalar değişen ve her geçen gün gittikçe daha güvenilmez olan şartlar altında korumacı bir yaklaşım sergilemeyi doğru görüyorlar. Kesinlikle haklıdırlar.
Ancak bu, her şeyi çocuğa dikte ederek yapılmaya çalışılırsa korkuyu onların beyinlerine kazıyıp yerleştirirsek onları yaşamları boyunca korkarak yaşamaya mahkûm etmiş oluruz.
Neyi nasıl yapacağını, değişen şartlara göre davranmayı öğretmek gerekir.
Aslında bu konuda önce ebeveynlerin bilgilendirilmesi, eğitilmeleri gerekir. Ama… ama her şeyi bilen bir toplumda bunu yapmak çok zor.
Korkuyla kim ne yapabilir?
Bugün de bu kadar.
Unutmayın; gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.
Hoşça kalın.