Ekonomideki tabloyu pembe göstermek artık mümkün değil. Rakamlar, sahadaki gerçeklerle örtüşüyor; hatta çoğu zaman gerçeğin gerisinde kalıyor. Ekonomist yazar Ödül Muhtaroğlu’nun dikkat çektiği “borçlu halk, borçlu devlet” sarmalı giderek daha görünür hale geliyor. Bu yalnızca teknik bir tespit değil; günlük hayatın tam ortasında hissedilen bir gerçek.
Bugün vatandaş borçlu, esnaf borçlu, devlet borçlu. Gelirler artmıyor ama harcamalar durmuyor. Üstelik bu tablo içinde en çok sorgulanması gereken alanlardan biri de gelir dağılımı ve vergi adaleti. Muhtaroğlu’nun altını çizdiği gibi, şirketler zarar açıkladığında ya da düşük kâr beyan ederken, yöneticilerinin servetlerinde ve yaşam standartlarında artış görülüyorsa, burada ciddi bir denetim eksikliği var demektir. Vergide adalet sağlanmadan, kamu vicdanının rahatlaması da mümkün değil. Çok kazananın çok, az kazananın az vergi verdiği bir sistem kurulmadan devletin gelirlerini artırmak da sürdürülebilir olmayacaktır.
Diğer yandan Ahmet Karavelioğlu’nun değerlendirmeleri, sadece bugünü değil yakın geleceği de işaret ediyor. Türkiye’de açıklanan son enflasyon verileri beklentilerin üzerine çıkarken, aylık yüzde 4,18 ve yıllık yüzde 32,37 seviyesine ulaşan oranlar, ekonomide rahatlama beklentilerini şimdilik rafa kaldırmış durumda. Bu veriler, faiz indirimi umutlarının da kısa vadede gerçekçi olmadığını gösteriyor.
KKTC ekonomisinin Türkiye ile olan güçlü bağı düşünüldüğünde, benzer bir enflasyonist baskının orada da hissedilmesi kaçınılmaz görünüyor. Nisan ayında yüzde 4’ün üzerinde beklenen enflasyon, yılın ilk dört ayında hayat pahalılığını yüzde 12’ye, yıllık enflasyonu ise yaklaşık yüzde 38’e taşıyabilir. Bu da alım gücünün daha da aşınacağı anlamına geliyor.
Peki tüm bunları neden konuşuyoruz?
Çünkü önümüzdeki tablo, iyimser senaryolarla açıklanabilecek bir tablo değil. Ekonomideki sıkıntılar geçici değil, yapısal bir hal almış durumda. Böyle bir dönemde gündemi yapay başlıklarla meşgul etmek, sorunu çözmek bir yana, daha da derinleştirir.
Bugün sokağa çıkıp sorulan en basit sorunun cevabı bile çok net: Halkın birinci gündemi seçim değil, geçim. Market fiyatları, kira artışları, faturalar… İnsanlar artık geleceği değil, ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor.
Bu nedenle yapılması gereken açık: Seçim tartışmalarını bir süreliğine kenara bırakıp, toplumun gerçek gündemine odaklanmak. Ekonomiyi konuşmak, çözüm üretmek ve en önemlisi güven tesis etmek.
Çünkü ekonomi, ertelenebilecek bir mesele değil. Ve unutulmamalı ki, sandık günü geldiğinde de belirleyici olan yine vatandaşın cebindeki gerçek olacak. Bizden söylemesi…