Mahkeme karar verdi, peki halk ne dedi?

CHP krizinde hukuki meşruiyet ile siyasi meşruiyet arasındaki mücadele artık yalnızca anketlere değil, meydanlara da yansıyor. Ankara’da aynı gün ortaya çıkan iki farklı CHP görüntüsü, kamuoyunun önemli bir bölümünün mahkeme kararından farklı bir siyasi değerlendirme yaptığını ortaya koyuyor.

CHP krizinde hukuki meşruiyet ile siyasi meşruiyet arasındaki mücadele artık yalnızca anketlere değil, meydanlara da yansıyor. Ankara’da aynı gün ortaya çıkan iki farklı CHP görüntüsü, kamuoyunun önemli bir bölümünün mahkeme kararından farklı bir siyasi değerlendirme yaptığını ortaya koyuyor.

Türkiye siyasetinde bazı krizler vardır ki bir partinin iç meselesi olmaktan çıkar, ülkenin demokrasi anlayışının turnusol kağıdına dönüşür. CHP’de yaşanan ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin 21 Mayıs’ta verdiği “mutlak butlan” kararıyla başlayan süreç de tam olarak böyle bir kırılma noktasıdır. Başlangıçta mesele teknik bir hukuk tartışması gibi sunuldu. İddia şuydu: CHP’nin 2023 kurultayında usul eksiklikleri vardı ve bunların yargı eliyle düzeltilmesi gerekiyordu. Ancak kararın içeriği sıradan bir usul düzeltmesinin çok ötesine geçti. Mahkeme yalnızca kurultayın yenilenmesini istemedi. Neredeyse iki buçuk yıl önce yapılmış bir kurultayın sonucunu ortadan kaldırdı ve parti yönetimini eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na devretti.
İşte tam o noktada hukuk siyasetin alanına girdi. Ardından yaşananlar ise krizi bambaşka bir boyuta taşıdı. CHP Genel Merkezi önündeki gerilim, polis müdahalesi, zincirlerin kesilmesi, biber gazı ve plastik mermiler, parti binasına giren çevik kuvvet görüntüleri ve sonrasında Özgür Özel’in Meclis’e yürüyüşü, tartışmayı hukuki zeminden çıkarıp siyasi meşruiyet zeminine taşıdı. Artık tartışma yalnızca “Kurultayda usul hatası var mıydı?” sorusuna indirgenemez hale geldi. Kamuoyunun zihnindeki asıl soru farklılaşmaya başladı: Türkiye’nin ana muhalefet partisinin liderine mahkeme mi karar verir, delegeler mi, üyeler mi, seçmen mi?
KARARDAN ÖNCE CHP ÖNDEYDİ AMA YÜKSELİŞ İVMESİ SINIRLIYDI
Mahkeme kararının siyasi etkisini anlayabilmek için öncelikle karar öncesindeki tabloyu hatırlamak gerekiyor. 2026 ilkbaharında yayımlanan araştırmaların neredeyse tamamı CHP’yi Türkiye’nin birinci partisi olarak gösteriyordu. MetroPOLL, SONAR, ORC, ASAL ve Türkiye Raporu gibi kuruluşların verilerinde CHP yüzde 31,5 ile 33,5 arasında değişen oranlara ulaşırken, AK Parti çoğu araştırmada yüzde 30 ile 31,5 bandında seyrediyordu. Ancak bu tabloya bakarak CHP’nin büyük bir sıçrama yaptığı sonucuna varmak da mümkün değildi. Parti öndeydi ancak yeni bir heyecan dalgası yaratabilmiş değildi. Yerel seçim zaferinin sağladığı ivme korunuyor olsa da seçmen davranışlarında yeni bir kırılma yaşanmamıştı.
Dahası, kararsız seçmen oranları tarihsel olarak oldukça yüksek seviyelerdeydi. Bazı araştırmalarda her dört seçmenden biri, bazı araştırmalarda ise üç seçmenden biri kendisini hiçbir partiye yakın hissetmediğini söylüyordu. Siyaset henüz tam şekillenmemişti. Muhalefetin önünde fırsatlar olduğu kadar riskler de bulunuyordu. Tam bu sırada gelen mahkeme kararı, belki de CHP’nin son iki yılda kendi başına yaratamadığı siyasi enerjiyi birkaç gün içerisinde ortaya çıkardı.
SİYASETTE BAZEN SEMBOLLER HUKUKTAN DAHA GÜÇLÜDÜR
Siyasi davranış literatüründe sıkça vurgulanan bir gerçek vardır: Seçmenler çoğu zaman anayasal tartışmalara değil sembollere tepki verir. Bir hukukçu karar metnindeki gerekçeleri inceleyebilir, bir akademisyen usul hükümlerini tartışabilir, ancak milyonlarca seçmenin hafızasında kalan şey çoğu zaman görüntülerdir.
Bu krizde de olan budur. Cumhuriyet’i kuran partinin genel merkezine polisin girmesi, ana muhalefet liderinin bina içerisinde direnmesi, milletvekillerinin koridorlarda barikat kurması, zincirlerin kesilmesi, ardından yüzlerce kişinin Meclis’e doğru yürüyüşe geçmesi ve yağmur altında Özgür Özel’in TOMA üzerinde halkı selamladığı görüntüler, milyonlarca seçmenin zihninde güçlü siyasi sembollere dönüştü. Bu nedenle kamuoyu kısa sürede “kurultay hukuku” tartışmasından uzaklaşıp “demokratik meşruiyet” sorusuna odaklandı.
Areda Survey araştırmasında halkın yüzde 64,2’sinin mahkeme kararını siyasi müdahale olarak değerlendirmesi tesadüf değildir. Yalnızca yüzde 26,5’lik bir kesim kararı hukuki zorunluluk olarak görüyor. Bu oranlar kararın hukuki doğruluğunu değil, siyasi kabul düzeyini ölçüyor. Ve görünen o ki kamuoyunun önemli bir bölümü bu müdahaleyi içselleştirmiş değil.
CHP SEÇMENİ SAFLARI SIKLAŞTIRDI
ORC’nin kararın hemen ardından yaptığı araştırma bu açıdan son derece dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu. CHP seçmeninin yüzde 84,3’ü oy tercihinin değişmeyeceğini söylerken yalnızca yüzde 6,7’si başka bir partiye yönelebileceğini belirtti. Daha da önemlisi, “Özgür Özel ve ekibi ne yapmalı?” sorusuna CHP seçmeninin yüzde 92,2’si “Partide kalıp mücadele etmeli” yanıtını verdi.
Bu veriler ilk bakışta CHP seçmeninin bölünme istemediğini gösteriyor. Ancak aynı zamanda başka bir mesaj da içeriyor. Seçmen partinin kendi demokratik mekanizmalarıyla sorunu çözmesini, mümkün olan en kısa sürede kurultaya giderek meşruiyet tartışmasını sonlandırmasını arzuluyor. Bugün için birlik çağrısı yapan bu çoğunluk, kriz uzadıkça farklı seçenekleri değerlendirmeye başlayabilir.
ANKARA’DA AYNI GÜN İKİ FARKLI CHP ORTAYA ÇIKTI
Cumartesi günü Ankara’da yaşananlar anketlerde görülen eğilimlerin meydanlara yansımış haliydi. Aynı gün, aynı şehirde, aynı siyasi hareketin iki farklı lideri iki farklı kalabalığa seslendi. Bir tarafta CHP Genel Merkezi önünde Kemal Kılıçdaroğlu vardı. Diğer tarafta Güvenpark’ta toplanan kalabalığa hitap eden ve ardından Anıtkabir’e yürüyen Özgür Özel.
Siyasi açıdan önemli olan hangi tarafın daha fazla insan topladığı değildir. Önemli olan, CHP tarihinde ilk kez iki farklı liderin aynı gün, aynı şehirde, aynı siyasi hareket adına farklı meşruiyet iddialarıyla ortaya çıkmış olmasıdır. Bu görüntü anketlerin işaret ettiği hukuki meşruiyet ile siyasi meşruiyet ayrışmasının somut hale gelmiş biçimiydi. Bir tarafta mahkeme kararıyla göreve gelmiş bir genel başkan bulunuyordu. Diğer tarafta ise delegelerin seçtiği, ancak yargı kararıyla görevden uzaklaştırılmış bir genel başkan.
ANITKABİR YÜRÜYÜŞÜ NEDEN BU KADAR ÖNEMLİYDİ?
Günün en güçlü ve belki de CHP tarihine geçecek sembolü hiç kuşkusuz Özgür Özel’in Güvenpark’tan Anıtkabir’e gerçekleştirdiği yürüyüş oldu. Siyasi gözlemcilerin ortak değerlendirmesine göre on binlerce kişinin katıldığı yürüyüş, yalnızca son yılların değil, büyük olasılıkla Anıtkabir tarihinin en kalabalık siyasi ziyaretlerinden biri olarak kayıtlara geçti. Ankara’nın merkezinde başlayan ve kilometreler boyunca devam eden yürüyüş boyunca oluşan insan seli, CHP içindeki meşruiyet tartışmasını parti binalarının ve mahkeme salonlarının dışına taşıyarak doğrudan halkın önüne koydu.
CHP açısından Anıtkabir sıradan bir ziyaret noktası değildir. Burası yalnızca Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgâhı değil, aynı zamanda partinin tarihsel hafızasının, ideolojik köklerinin ve kurucu meşruiyetinin sembolik merkezidir. Bu nedenle Özel’in konuşmasını tamamladıktan sonra destekçilerini Anıtkabir’e yürümeye davet etmesi, basit bir anma ziyareti olmanın çok ötesinde bir siyasi anlam taşıyordu. Bir tarafta mahkeme kararıyla göreve dönmüş bir genel başkanın parti genel merkezinde destekçilerine seslendiği saatlerde, diğer tarafta on binlerce insanın CHP’nin kurucusunun huzuruna doğru yürümesi, birçok CHP seçmeni açısından meşruiyet tartışmasının hangi zeminde yürütüldüğünü gösteren son derece güçlü bir görüntüye dönüştü.
Özellikle son günlerde yaşanan yargı müdahaleleri, parti binası önündeki polis görüntüleri ve liderlik tartışmaları düşünüldüğünde, Anıtkabir yürüyüşü Özgür Özel açısından yalnızca bir protesto değil, seçilmiş iradenin ve parti tabanının desteğinin sergilendiği sembolik bir güç gösterisi niteliği taşıyordu.
Özel konuşmasında bu mesajı açıkça verdi. “Biz atanmış CHP değiliz. Biz seçilmiş CHP’yiz” derken aslında tartışmayı kişisel rekabetten çıkarıp temsil ve meşruiyet zeminine taşımaya çalışıyordu. Daha sonra ise krizi CHP içi bir liderlik kavgası olmaktan çıkararak daha geniş bir çerçeveye oturttu: “Keşke bu mesele CHP’nin iç meselesi olsa. Bu mesele Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu meselesi değildir. Bu mesele Recep Tayyip Erdoğan ile milletin meselesidir.”
Özel ayrıca doğrudan kurultay çağrısı yaptı. “Cumhuriyet Halk Partisi’nde mazbatasız genel başkan olmaz. Derhal kurultay yapılmalıdır. İki milyon CHP üyesi genel başkanın kim olacağına karar versin” dedi. Ardından da dikkat çekici bir siyasi taahhütte bulundu: “Yüzde 85’in altında oy alırsam genel başkanlığa aday olmayacağım.”
Bu açıklamalar, Özel’in siyasi stratejisinin özünü ortaya koyuyordu. Mahkeme kararına karşı mahkeme değil sandık öneriyordu. Hukuki meşruiyet tartışmasına siyasi meşruiyet argümanıyla cevap veriyordu.
KILIÇDAROĞLU’NUN SAVUNMASI: MESELE YETKİ DEĞİL AHLAK
Kemal Kılıçdaroğlu ise tamamen farklı bir meşruiyet zemini kurmaya çalıştı. Ona göre mesele kişisel rekabet ya da makam kavgası değil, kurultayın meşruiyetiydi. “Bu mesele sadece genel başkanın kim olacağı meselesi değildir. Mesele siyasetin ahlakla mı, parayla mı şekilleneceği meselesidir” diyerek konuşmasına yön verdi.
Kılıçdaroğlu, 38. Kurultay’ın yalnızca CHP açısından değil Türkiye siyaseti açısından da bir dönüm noktası olduğunu savundu. “Bir siyasi partinin iç demokrasisi sakatlanırsa ülke demokrasisi de sakatlanır” sözleriyle tartışmayı parti içi rekabetin ötesine taşımaya çalıştı. En sert çıkışını ise parti içerisindeki bazı aktörlere yönelik yaptı. “Atamızın emaneti olan partiyi kimler mahkeme kapılarına düşürdü? Kimler kişisel ikbal hırsıyla hareket etti? Hesap soracağım” dedi.
Ancak konuşmanın en dikkat çekici bölümü FETÖ vurgusuydu. “Arkamızdan sinsice sızan FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizlerden özür diliyorum” diyen Kılıçdaroğlu, isim vermeden bazı kişilerin dış odaklardan destek aradığını öne sürdü. Bu açıklamalar tartışmanın kapsamını genişletti ve krizi yalnızca kurultay ya da liderlik mücadelesi olmaktan çıkarıp sadakat, ihanet ve siyasi infiltrasyon tartışmasına dönüştürdü.
MANSUR YAVAŞ’IN MESAJI NEDEN KRİTİK?
Günün önemli aktörlerinden biri de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tı. Özel’in yanında yer alan Yavaş, CHP’nin hızla kurultaya gitmesi gerektiğini açık biçimde söyledi. “CHP en kısa sürede kurultaya gitmelidir” sözleri, parti içindeki geniş bir kesimin ortak görüşünü yansıtıyordu.
Yavaş’ın daha da dikkat çekici açıklaması ise şuydu: “İnsanların umudunu tüketen bir konumda bulunmaktansa siyaseti bırakırım.” Bu ifade yalnızca liderlik tartışmasına değil, CHP seçmeninin son iki yılda biriktirdiği iktidar beklentisine yönelik bir uyarı niteliği taşıyordu. Çünkü bugün CHP içindeki asıl risk yalnızca bölünme değil, seçmenin umut kaybına uğramasıdır.
KAMUOYU MAHKEMESİ İLK KARARINI VERDİ
Elbette bu hikâyenin sonu henüz yazılmış değil. Mahkemeler karar vermeye devam edecek. Siyasi mücadele sürecek. Yeni araştırmalar farklı sonuçlar ortaya koyabilecek. Ancak bugün elimizdeki veriler ve Ankara’da ortaya çıkan görüntüler aynı noktada birleşiyor.
Mutlak butlan kararı Kemal Kılıçdaroğlu’nun hukuki konumunu güçlendirmiş olabilir. Ancak siyasi meşruiyet açısından aynı sonucu üretmiş görünmüyor. Tam tersine, kamuoyu araştırmaları ve meydanlardaki görüntüler Özgür Özel’in CHP seçmeni nezdindeki meşruiyetini güçlendirmiş durumda.
Cumartesi günü Ankara’da ortaya çıkan tablo da bunu gösteriyordu. Bir lider parti binasına sahipti, diğer lider kalabalıklara. Bir liderin elinde mahkeme kararı vardı, diğerinin arkasında yürüyen binler. Türk siyasetinde bu iki unsurun uzun süre birbirinden ayrı kalması ise tarihsel olarak pek mümkün olmadı.
Bu nedenle CHP krizinin geleceğini belirleyecek temel soru artık mahkemelerin ne diyeceği değil, kurultayın ne zaman toplanacağı ve seçmenin hangi meşruiyet anlayışını tercih edeceği olacaktır. Mahkeme Kemal Kılıçdaroğlu’nu göreve getirmiş olabilir. Ancak bugün itibarıyla seçmenin önemli bir bölümü hâlâ Özgür Özel’i CHP’nin lideri olarak görmeye devam ediyor.

Bu haber 16 defa okunmuştur

:

:

:

: