1951 doğumluyum. Ben doğmadan 3-4 sene öncesine kadar dünya savaşı yaşanıyordu. Ve sonuna gelinmişti.
Babam, annem o günlerin zorluklarıyla, imkânsızlıklarıyla yaşadılar. Ben doğduğumda annem 16 yaşındaydı ve adada İngiliz idaresi hâkimdi.
O günler okumak, çocuklarını okutmak herkes için önemli bir hedefti. Annemin babası (dedem) savaşta İngiliz’in yanında savaşırken öldü. Nenem (anneannem) üç çocuğu ile kalakaldı. Öyle olduğu halde çocukları ilkokulu okudu, sonra kızlar terzi yanına gidip meslek edindiler.
Cumhuriyet ilan edildiğinde ilkokuldaydım. Cumhuriyetin bölünmesinde de ortaokulda.
Unutamam. Annem beni severken başımı okşar şunu söylerdi.
“Sen oku. Öğretmen ol yeter.”
Annem niye okumamı söylüyordu? Ben zaten okuyordum. O günler anlamıyordum.
Öğretmenlik değerli bir meslekti. Öğretmen, toplumda saygı gören bir konumdaydı. Toplum küçüktü. Okulda 120 000 kişi olduğumuz söyleniyordu ama bu rakamın abartılmış olduğu da söyleniyordu. O yaşımda buna da bir anlam veremiyordum.
Sayı önemli değil ama toplumda sanata aşırı düşkünlük vardı. Lise yıllarımda, sanatın hemen her alanında insanlarımızın olduğunu görüyordum. Yazarlarımız, müzisyenlerimiz, ressamlarımız, şairlerimiz vardı. Daha lisede iken müzik grupları oluşur, düğünlerde, özel günlerde müzik yaparlardı.
Okumaya herkes meraklıydı. Günlük gazeteler geliyordu. Mecmualar işçi evlerinde bile okunurdu.
Şimdi var mı bilmem ama o zamanlar okulda; kütüphane, resim kolları gibi bölümler oluşturulurdu. Hatta gazete bile çıkarılırdı. Yazılar, şiirler yazılır, etkinlikler fotoğraflarıyla basılırdı.
Gençtik, kalbimizin hızla çarptığı zamanlarımız da oldu. Platonik aşkları kafamızda yaşardık. Şiirler yazılırken de okunurken de bizleri duygu denizinde dalgalara bırakırdı.
Bunları neden mi yazıyorum?
Geçen gün Lefke Ceviz festivaline katıldım. Bir masa verdiler. Sabah erkenden gittim. Kitaplarımı taşıyıp masaya yerleştirdim.
Lefke’de büyüdüm. Tanıdıklarım, babasına benzetip kim olduğunu sorup öğrendiklerim vardı.
Gelen dostlarla sohbet ederken masadaki kitaplarımla ilgilenenlere de kitaplarım hakkında bilgiler verdim.
Son kitabım da oradaydı. “Bir İçim Su” isimli şiir kitabım. Adamın biri geldi. Kitaplara baktı. Şiir kitabını da elledi.
“Şiir okur musunuz? Sever misiniz?
“Hayır,” dedi. “Şiir beni duygulandırmaz.”
“Neden?”
“Okuduğum zaman duygulanmıyorum. Şiirler şiir olmaktan çıktı,” deyip yürüdü.
Şiir onu duygulandırmıyormuş… şiir duygulandırmaz okunur ve yaşanır. Sen duygulanırsın.
Bugün baktığımda toplumda okuma oranı çok düştü. Yanımdaki masada Lefke ile ilgili yazdığı kitaplarını sergileyen arkadaşım (izin almadığım için ismini yazmıyorum) bana şöyle dedi.
“Lefke’ye uzun bir süredir günlük gazete bile gelmiyor.”
Afalladım. Bunu bilmiyordum.
Ne yaptınız?
Mahkemeleri, polis karakolu, lisesi…
Lefke’yi başkent yapsanız ne olur?
Ayıp yorgan altındaydı, şimdi üstünde. Artık ayıp; ayıp olmaktan çıktı, gurur duyulan acayip bir şeye dönüştü.
Gazetemi okurken hanım arabayı alıp markete gitti. Çok da sürmedi. Belki yarım saat. Geldiğinde anlatmaya başladı.
“Markette genç bir kadın vardı. Yanında da 5-6 yaşlarında bir kızı. Kız durmadan bir şeyler alıyor, bırakıyor. İstediği neyse bilmiyorum ama kadın alışveriş yaparken acele ediyordu. Bir taraftan da çocuğun peşinden koşuyordu.
Benden önce çıktı. Arkalarından da ben. Kocası arabada bekliyormuş. Geç kaldı diye bir bağırıp çağırma, hakaret etme… kadın utandı hiç ses etmedi. Başını yere eğdi.
Ben de utanmasın diye duymamazlığa gelip o tarafa bakmadım.”
Gel de böyle bir adama kitap, hele de şiir kitabı sat. Olmaz ki.
Neler oluyor?
Gel de eskiyi özleme…
Her neyse. Ne diyorduk? Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.
Hoşça kalın.