NATO Ankara Zirvesi öncesinde verilen mesajlar, yalnızca ittifakın geleceğine ilişkin diplomatik açıklamalar olarak okunmamalıdır. Ortaya çıkan tablo, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği, ABD’nin önceliklerini değiştirdiği ve bölgesel güç merkezlerinin daha fazla sorumluluk üstlenmeye başladığı yeni dönemin işaretlerini taşıyor.
NATO Ankara Zirvesi öncesinde verilen mesajlar, yalnızca ittifakın geleceğine ilişkin diplomatik açıklamalar olarak okunmamalıdır. Ortaya çıkan tablo, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği, ABD’nin önceliklerini değiştirdiği ve bölgesel güç merkezlerinin daha fazla sorumluluk üstlenmeye başladığı yeni dönemin işaretlerini taşıyor.
Bu yeni denklemde Türkiye ise yalnızca NATO’nun doğu kanadındaki bir müttefik değil; Avrupa güvenliği, Karadeniz, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın kesişim noktasında yer alan stratejik bir aktör olarak öne çıkıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın The New York Times’a verdiği röportajda kullandığı, “Biz de Avrupa’nın bir parçasıyız ve Avrupa coğrafyasında bir araya gelip güvenlik platformumuzu oluşturmadıkça kendimizi asla yeterince güvende hissetmeyeceğiz.” sözleri, Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği yaklaşımın en net ifadelerinden biri oldu. Bu cümle, yalnızca Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin bir perspektif değil; Türkiye’nin Avrupa güvenlik sisteminin dışına itilmesinin sürdürülebilir olmadığını vurgulayan stratejik bir değerlendirme niteliğinde.
Bu noktada NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ankara’da verdiği mesajlar dikkat çekici. Türkiye’nin ittifakın en güçlü ordularından birine sahip olduğunu vurgulayan Rutte, Türk savunma sanayisinin son on yıldaki yükselişine özellikle dikkat çekti. Bu açıklamalar diplomatik nezaketin ötesinde anlam taşıyor. Çünkü NATO artık yalnızca askeri harcama yapan değil, aynı zamanda üretim yapabilen ülkeleri öne çıkarıyor. İHA, SİHA, füze sistemleri, deniz platformları ve mühimmat üretim kapasitesiyle Türkiye, Avrupa’nın artan savunma ihtiyacında vazgeçilmez ülkelerden biri hâline gelmiş durumda.
Ankara Zirvesi’nin bir diğer önemli başlığı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki kişisel diplomasi olacak.
Tam da bu nedenle İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik F-35 çağrısı tesadüf değil. Netanyahu’nun, Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının veya motorlarının verilmemesi gerektiğini savunması, Ankara’nın askeri kapasitesinden duyulan rahatsızlığın açık bir göstergesi.
Ancak bu tartışmanın merkezinde aslında Doğu Akdeniz bulunuyor. Ve Doğu Akdeniz denildiğinde Kıbrıs denklemini dışarıda bırakmak mümkün değil.
Eski TDP Genel Başkanı Cemal Özyiğit’in yıllar önce DİSİ’nin eski lideri Averof Neofitu ile yaptığı görüşmeyi kamuoyuyla paylaşması bu nedenle dikkat çekiyor. Neofitu’nun, “Eğer Kıbrıs’ta Türk askeri hukuki zeminde kalacaksa, NATO askeri olarak kalacaktır.” değerlendirmesi, bugün yaşanan gelişmeler ışığında çok daha anlamlı görünüyor.
Bugün Türkiye’nin NATO içindeki ağırlığı arttıkça, Kıbrıs’ın stratejik önemi de aynı ölçüde yükseliyor.
Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa güvenliğiyle ilgili verdiği mesajların Kıbrıs’tan bağımsız okunması mümkün değil. Önümüzdeki yıllarda Kıbrıs’ta atılacak her diplomatik adımın yalnızca Ada’nın geleceğini değil, NATO’nun Doğu Akdeniz’deki güç dengesini de doğrudan etkileyecek. Bizden söylemesi…