Kapalı bir toplum olmak dönemi bitti; anlıyorum. Dünya küçüldü; anlıyorum.
Artık “Küresel bir dünya” var; onu da anlamaya çalışıyorum. Ama bu gerçekler, “biz şimdi kaç kişiyiz” sorusunu önemsizleştirmez.
Sahi biz şimdi kaç kişiyiz. Elli yıldır sadece bildiğimiz, Kıbrıslı Türkler yetmiş dörtten önce 120.000 kişi civarında idi. Peki bunca yıldan sonra o “Güruh” kaç kişi kaldı. Veya şu andaki nüfusun yüzde kaçını oluşturuyor. Nüfusu oranlayacak olursak yüzdelikler nasıl dağılırdı. Türkiyeli Türk, Kıbrıslı Türk, Pakistanlı, Bangladeşli, İngiliz, Rus V.D. ülkelerden. Ve bunların kaç tanesi KKTC vatandaşı. Sanırım bunu bilmek bir ülkede yaşayanların en doğal hakkıdır.
Vatandaş olanların tümü bu ülkede oy kullanacaktır. Dünyanın pek çok ülkesi şunu uyguluyor; yurt dışında yaşayanlar ülkeleri için oy kullanabiliyor. Ben de diyorum ki memlekete gelmeyen veya yılda on beş gün gelen biri beş yıl boyunca beni (bizi) idare edecek kişileri niye seçsin. Ve beni onlara mahkum etsin. Onlar kendi hayatlarını sürdürdükleri yerdeki yöneticilerini seçsinler. Hatta daha ileri gidip, sürekli ikamet adresleri Kıbrıs olmayanların bir ikamet adresi gösterip yirmi dört saatliğine gelip oy kullanmaları önüne geçilmelidir.
(Bunun yapıldığını var sayarsak.)
Eskiden sosyalizmin de etkisi ile ve ona özenilmemesi için kapitalist sistemlerde de devletçilik diye bir kavram vardı. Devlet bir takım işlerin yürütülmesini üstlenir ve beş yıllık kalkınma planları hazırlanırdı. Sonra seksenli yıllardan itibaren Liberalizm dünyanın tek hakimi oldu ve Laissez-faire, laissez-passer “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şiarı baş tacı oldu. Artık her şey, herkes serbestti. Nüfus bilmek de planlama yapmak da gereksizdi. Peki iyi de, biz şimdi kaç kişiyiz.
Okullar doldu, hastahaneler doldu, yollar doldu, yeni yaptığımız yollar da doldu. Bahçeler bina, binalar insan doldu. Kanalizasyonlar doldu. Hapishaneler doldu. Yaşasın liberalizm.
Türkçe yakında uluslararası lisan kabul edilecek yetmiş yedi ulustan çocuk şimdi Türkçe eğitim alıyor. Türkçe öğreniyor. Hastahanelerdeki doktorların en az dört, beş dil bilmesi gerekiyor. Hastanın ne dediğini anlamazsa onu nasıl iyileştirecek.
Hepsini geçtim... Bu memleketin geleceğine yön verecek çocukların kalabalık, herkesin kendi dilini konuştuğu sınıflarda alacakları eğitimin düzeyi ne olacaktır. Öğretmenler hangi biri ile ilgileneceklerdir. Öğrenciler yeterli bilgi birikimini almadan okulu bitiriyor.
Benim çok önemsediğim mantık, felsefe, sosyoloji, ahlak gibi dersler okullarda hala okutuluyor mu? Sanırım fen bölümleri bunları okumuyor. Diğer bölümlerde de çok önem verilmiyor. Halbuki bu dersler “Trigonemetri” öğrenmekten daha önemsiz değildir. Çünkü bu dersler çocuğa nasıl düşüneceğini, insanlığın toplumsal gelişimini, akıl yürütmeyi ve sonuç çıkarmayı, toplum içinde nasıl davranılacağı ve iyi insan olunabileceğinin eğitimini vermektedir. Ama düşünmek ve akıl yürütecek seviyeye gelmek tehlikeli olabilir.
Atatürk’ün eğitim ile ilgili iki tümcesi; 'Bir millet, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla kaimdir.” 'En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır.”
Analitik düşünme yeteneğinden yoksun eğitimsiz insanların çoğalacağını düşününce, aklıma bu kez Sokrates, Platon gibi filozoflar düşüverdi. Demokrasinin sayesinde erdem sahibi, bilgili insanlarla, eğitimsiz insanların birlikte oy kullanmaları nedeni ile çoğunlukta olan eğitimsizler güzel konuşan demagoglara kanarak onları iktidara getirebilirlerdi. Bu nedenle demokrasiye karşıydılar. Çünkü onlara göre bu demagogların zamanla birer tirana dönüşebileceği yüksek bir ihtimaldi. Bu görüşe katılmayanlar ise onları fazlasıyla elitist bulmuştur.
Ancak Sokrates’in idama mahkum olduğu yargılanma öyküsü de onun tezini doğrular niteliktedir. Kaynaklara göre kararı az bir farkla veren 501 Atina’lı onun görüşlerini ne kadar dinlemişler, felsefesini ne kadar öğrenmişler ve değerlendirip yargılarını verip idam etmişlerdir.
Peki biz şimdi kaç kişiyiz?