Ayşe Dilek Orhan’ın hazırlayıp, sunduğu, izlenme rekorları kıran “Şapkalı insanlarla şapkasız sohbetlerin, hayatın ve insanın programı”Hişt Hişt Baksana, bu hafta daha önceki konuklarının katıldığı programların, belleklerde iz bırakan ilginç anlarından oluşan kolaj bir bölümle izleyici karşısındaydı. Bu hafta için hazırlanan kolajda, ünlü Sanatçı Candan Erçetin, İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı Nazım Çavuşoğlu, Şair, Yazar Neriman Cahit, Gazeteci Hasan Hastürer, Gazeteci, Yazar Arslan Mengüç ve Sinop Hemşehrilik ve Sinop programlarından kesitler vardı. İşte programa konuk olan isimlerin kendi cümleleriyle hayatlarındaki inişi çıkışlar ve geleceğe dair planları…
‘KIRIK KALPLER VE HAYAT, KIRIK KALPLER DURAĞI’NI YAZDIRDI’(Candan Erçetin-Sanatçı):
“Kırık Kalpler Durağı’nı, kırık kalpler ve yaşamın kendisi yazdırdı. Oradaki sözlerin içinde, bende varım, sende varsın başkaları da var. Yirmili yaşlardaki kuşak için kırık kalpler durağı pek bir şey demek değil, otuzların başlarından, yetmişlere, seksenlere kadar kırık kalpler bir şey. Yirmili yaşların başlarındakiler de, kırık kalplerde kendilerinden bir şeyler buluyor ama daha acele etmesinler daha çok kalpleri kırılacak. Ben onu epeyce kalp kırıklıklarından sonra yazdığım için onları uyarmak zorundayım, daha çok kalpleri kırılacak.”
‘HAYAL VE HEYECANLARIMIZIN BİRÇOĞUNU GERÇEKLEŞTİREMİYORUZ’:“Kul kurar, kader gülermiş yeteri kadarinsanın bildiği bir söz. Yıllar önce birisi bunu bana söylediğinde, şöyle bir durdum, baktım. Hakikaten, biz ne kadar çok heyecanlarımızın, hayallerimizin peşinde planlar yapıyoruz.İnsan yaşadıkça daha iyi görüyor ki aslında bir sürüsünü yapamıyor. Kul sadece kuruyor, kader de bir yerlerden bakıp, bize şöyle sırıtıyordur. Başlangıçta insan biraz itiraz ediyor ama bu kabullenilmesi gereken bir durum. Kul Kurar, Kader Gülermiş’in felsefesini biraz kazıdığımızda “Günü yaşa” diyor.”
‘EN BÜYÜK EĞLENCEMİZ AİLE İÇERİSİNDEKİ KONSERLERİMİZDİ’:
“Babam çok disiplinli bir adamdı. Hayatını, eğitime, öğrenmeye ve öğretmeye adamıştı. Çok aydınlık, gerçek demokrasi fikrini evinde uygulayan bir adamdı. Biraz aksiyiydi. O da kendiyle ilgiliydi. Sosyal değildi. Akşam komşu gezmeleri filan sevmezdi. Evde oturur, kitabını okurdu. Dolayısıyla bize de ona uymak kalıyordu. Babam kütüphaneci ve müzik öğretmeniydi Bizim en büyük eğlencemiz, kendimiz için aile orkestramızın verdiği konserdi. Ben mandolin, ablam gitar, ağabeyim akordeon, babam da keman çalardı. Üç kardeş, hepimize bir enstruman çalmayı öğretmişti. Müzisyen olmamızı istemiyordu. “Ben sizi müzikte eğitiyorum, bu sizin ileride işinize yarayacak. Müzik bir dil. Siz, tesadüfen benim çocuklarımsınız diye imtiyaz sahibi olamazsınız, benim bilgim yaşadığım şehirde herkese açıktır” der ve Cumartesi Pazar günleri öğleden sonra Kırklareli’nin bütün çocuklarına bila bedel mandolin dersi verirdi.”
‘YAZ DÖNEMLERİNDE DAMDA YATARDIK’(Nazım Çavuşoğlu- KKTC İçişleri Bakanı)
“16 Eylül 1965 Topçuköy doğumluyum. Yaşları birbirine çok yakın beş kardeştik. Babam, köyde yapılabilecek her işi yapıyordu. Sulu ziraat, kuru ziraat, hayvancılık, zeytincilik, harupçuluk. Birbirine çok bağlı bir aileydik ama rahmetli babam hep söylerdi, “herkes kendi egemenliğini kurmuş diye.” Hala da öyleyizdir. Kardeşler olarak çok yakınız, olimpiyat halkaları gibi çok bağlıyız ama herkes kendi egemenlik sahası içindedir ve birbirimizin emrine girmeyiz. Yaz dönemlerinde damda yatardık, geceleyin dama karpuz çıkarır, bütün kardeşler karpuz yer, sohbet ederdik.”
‘EN BÜYÜK MUTLULUKLARIMIZDAN BİRİ İSKELE’YE PANAYIRA GİTMEKTİ’:
“Köyümüzün yolu topraktı.Yaz döneminde en büyük mutluluklarımızdan biri traktörle İskele’ye panayıra gitmekti. Bazen traktörde bulamazdık, giyinir, kuşanır, yedi sekiz kilometrelik yolu yaya giderdik. Gelene kadar saat on iki, bir olurdu, iki saat uyur, saat üçte nohut sökmeye giderdik. O kalabalığın içinde bulunmak, o eğlenceyi yaşamak bizim için o kadar önemliydi ki bu fedakarlığı yapardık.”
‘DÖRDÜNCÜ, BEŞİNCİ SINIFTAYKEN, BİRİNCİ SINIFLARI ÇALIŞTIRIRDIK’
“Savaştan sonra,1976’da bizim köye elektrik bağlandı. Daha önce Rumlar elektrik vermezdi. Karı, koca öğretmenlerimiz vardı. Dördüncü sınıftan sonra tek öğretmene düştük. Tek öğretmenli bir okulda tüm sınıflar bir arada okuyordu. Dördüncü, beşinci sınıfa geçtiğimizde, öğretmen bizi görevlendirmişti, ilkokul birleri, biz çalıştırıyorduk.Okulumuz çamlık bir ortamdaydı. Siyah tahtalardan okulda fazlaydı. Çam ağaçlarının altına tahtaları koyar, bizden küçükleri ders çalıştırırdık.”
‘YAŞAMADIĞIM HİÇ BİR ŞEYİ YAZMADIM’ (Neriman Cahit-Yazar):
“Ben hayatımda hiçbir zaman “Oturayım da şiir yazayım” demedim. Bazen gazeteye yazı yazmak için otururum, bakarım bir şiir kendini yazdırır. Bu da hep hayatın içinde olmamdan kaynaklanıyor. Bazen bir iç titremeniz bile ateşi tutuşturuyor. Ben şiirlerini en çok yırtanlardan biriyim. Yazdıklarım, bir kenarda durur, demlenir, yaşamayacaksa yırtarım. Yazılarımda öyledir, köşe yazılarım da dahil bugüne kadar yaşamadığım hiçbir şeyi yazmadım. İyi ki yazabiliyorum, yazamasaydım o zaman ne yapardım diye düşünüyorum.”
‘KLEOPATRA İLE ÇOK YAKIN DOST OLDUK, SONRA ŞİİR ÇIKTI’:
“Kleopatra, Makariosun kardeşi kızıydı. Hala sağ. Makarios evli değildi, Kleopatra bazen First Lady’lik de yapmıştı. Bu yüzden, o daha üst sınıftı, bir duruşu vardı. Mesleğimizin de aynı olması, bizi bir gün aniden, bizi bir şekilde bir araya getirdi. Sonra çok yakın dost olduk. Çok geç kaldık Kleopatra şiiri ondan sonra çıktı. Söylesek de söylemesek de hepimiz çok yorulduk. Yorulmak, tükenmek için İlla ölmek gerekmiyor.”
KLEOPATRA
Mesarya’mın ekmeğine katık getir Kleopatra,
şarap getir Limasol’un bağlarından,
içelim dostluğun ve barışın adına...
bana güneyden bir avuç toprak getir Kleopatra,
yıllardır boş duran saksılarımıza
barış çiçekleri ekelim seninle...
Çoook, çok geç kaldık Kleopatra,
oğullarımız bak yeniden silah başında
bir sizden, bir bizden derken yıllardır
kimdir gerçekten kaybeden bir düşünelim
politikacıların yerine, artık biz, analar konuşalım Kleopatra...
gel, yeşil hat’a badem ağaçları dikelim
barışı aşılayalım dallarına, her bahar çiçeğe duracak...
ortak dostluk rüzgarları estirelim seninle
çocuklarımız uçurtmalarını uçuracak.
Bizde bir türkü var, bilmem bilir misin?
“Beşparmak dağı sıra, ot sarılmış mısıra...”
gel beraber söyliyelim Kleopatra
sazın ve buzukinin eşliğinde...
bugüne dek hep biz analar kaybettik
bari çocuklarımız kazansın Kleopatra...”
‘YOKSULLUK YOKTU AMA YOKLUK VARDI’(Hasan Hastürer-Gazeteci):
“Yoğurtçu Salih’in ve Afet Aba’nın oğluyum. Annem yoğurt yapar, babam satardı. Ben annem, babamla yatardım. O demirden karyola bana kocaman bir futbol sahası gibi gelirdi. Öyle zengin kahvaltılarımız yoktu. Bir tas süt vardır, ekmek doğranır. Evimizde hiç açlık çekmedik. Makarna vardı, pilav vardı, fasulye vardı, makarna bulli vardı, bayramdan bayrama etli yemekler yoğun olarak yapılırdı. Yoksulluk yoktu ama yokluk vardı.”
‘KARDEŞLERİME HARÇLIK OLSUN DİYE MUHALLEBİ, SÜTLAÇ SATTIM’
“1963’te göçmen olduk. Hamitköy’de Tenekeci Rasım’ın evinde kaldık. Bir odasında da Futbolcu Yusuf yaralı olarak, kanlar içinde bir yatakta yatıyordu. O evde elli altmış kişiydik. O zaman Hamitköy, 450 - 500 nüfuslu ama bizim gittiğimiz zaman 4500 - 5000 kişi toplanmıştıHamitköy’de. Oradan sonra, Ortaköy’e gittik, orada tuvaleti, banyosu olmayan tek göz dükkanda kaldık. Hiçbir şey yoktu. Sadece kapıyı içeriden kilitleyeceğiniz bir alan. Tuvalet için dışarı giderdiniz, haftada bir gün de bir tanıdığın evine gider, yıkanırdınız. O dönem, annem, sütlaç, muhallebi, sütlaç yapar, ben onları kardeşlerime harçlık olsun diye satardım.”
‘BİZİM ACIMIZ O KADAR BÜYÜKTÜ Kİ GÖÇMENLİK BİZİ HİÇ ACITMADI’
“Ailece büyük bir acı yaşamıştık. 1 Haziran 1963’te doğal olmayan bir şekilde ablamı kaybetmiştik. 20 -22 yaşlarındaydı, o acı çok büyüktü, o yüzden göçmenlik bizi yıkmadı. Acımız o kadar büyüktü ki, göçmenlik bizi hiç acıtmadı. Biz canımızı kaybetmiştik, ev gitse, eşya gitse ne olacaktı. İnsan hayatını, mutluluklar değil, acılar şekillendiriyor. Çocukken gülersiniz, ondan sonra hayatınız boyunca yüzünüzde oluşan bütün çizgiler acıların çizgisidir.”
‘KIZ-ERKEK AYRIMINI TRENLE PENDİK’E GİDERKEN ANLADIM’ (Gazeteci-Yazar Arslan Mengüç):
“Annem, kızkardeşim ve ben trenle Pendik’e gidiyoruz. Bu arada benim çişim geldi. Annemin çantasında bir konyak şişesi vardı. Ben işimi hallettim. Benim gariban kızkardeşim aynı şeyi söyleyince, annem “Sus kızlar çişini tutarlar” dedi. İlk kez kız erkek ayrımını gerçek anlamda o an anladım. Tren durunca önce bir ağlama, sonradan bir tokat sesi geldi. Kız kardeşim altına yapmıştı. Ben o zaman hem dayak yemediğim için, hem de erkek olduğum için mutlu olmuştum.”
‘AŞK ACISINDAN 15 OCAK’TA İNTİHAR ETMEYE KARAR VERDİM’
“İstanbul Üniversitesi Ormancılık Bölümü’nde okuyordum Fakültenin en güzel kızına aşıktım. Adı Bahar’dı. Askeri okuldan çıkmışım, dünya farklı bir dünya, şimdiki gençler gibi hareket serbestisi yok. Kızın çantasının üstünde bir aslan başı var. Bu meğerse bana bir mesajmış. Biz birbirimizi sevdiğimizi biliyoruz, ama ikimiz de birbirimizden bekliyoruz. İki yılı hep birlikte geçirdik. Bahar benim ilgimi çekebilmek için, bir çocuk ile sinemaya gitti. Ben bunu çok ters anladım. Çok tepki gösterdim. Ben de onun doğum günü 15 Ocak günü intihar etmeye karar verdim. Bahar ile konuştum, nedenini bilsin ve içinde uhte kalsın diye. “Ben böyle bir şeyi kabul edemem, Ankara’ya gidiyorum” dedim. Ağlamaya başladı. “Sen yanlış anladın” dedi. “Yok, sen bana acıdığın için böyle söylüyorsun” dedim. İki saat ağlaştık ve ben, ayrıldım. Sonuç, Saray Burnu’nun biraz ilerisinde,Ahır Kapı Feneri’nin oradan, sulu karın yağdığı 15 Ocak günü kendimi denize attım. Beyaz pardösümü belime bağlamıştım. Oradan bir motor geçiyormuş, kendilerini görsem bin defa şükranlarımı ileteceğim. Biri beline halat bağlayıp, 10 kulaç aşağıya iniyor, dipte beyaz bir leke görüyor ve beni yukarı çekiyor.”
‘PARMAKLIKLAR ARDINDA, SİNOP CEZAEVİNİ BİR KEZ DAHA TANITTI’(TBMM eski Başkanvekili Sinop Hemşehrilik ve Dosluk Derneği Onursal Başkanı -Özer Gürbüz)
“Sinop Cezaevi, Sinop, iç kalesi içinde 1877 yılında yapılmış ve sorunlu mahkumların gönderildiği bir yer olarak ün salmıştır. Buraya gelen mahkum biliyordu ki, burada disiplin dışında yapılacak bir şey yok. Azılı mahkumlar, zindanlarda, hücrelerde ıslah olana kadar tutulduğu için diğer cezaevlerindeki, mahkumlar “Sinop’a gönderilirsin” diye caydırılırdı. 1999 yılından itibaren müze olarak kullanılan Sinop Cezaevi’nde, Parmaklıklar Ardında dizisinin çekilmesi, burayı Türkiye’ye ve dünyaya bir kez daha tanıttı. Binlerce insan geldi. O dizinin platformunun belli bir bölümü hala korunuyor.”
‘SABAHATTİN ALİ’NİN ŞİİRİNDE GEÇEN GÖNÜL, EŞİNİN ADIDIR’
Sabahattin Ali üstat,işlediği bir suç yüzünden, Konya’dan buraya getirilmiş, af çıktıktan sonra da dönmüş. “Görmesen bile denizi, yukarıya çevir yüzü” dizelerini, Sinop Cezaevi’nde yattığı koğuşunda yazmış. Çok bilinmez, “Başın öne eğilmesin aldırma gönül aldırma” derken, dizelerde geçen Gönül ise eşinin adıdır.
‘SİNOP SADECE MAHKUMLARIN DEĞİL, SÜRGÜNLERİN DE GELDİĞİ YERDİ’
Uzun bir dönem, Sinop,sadece mahkumların değil, sürgünlerin de geldiği yerdi. Sinop, kale içinde kurulmuş bir yarım adadır. Girişi vardır, çıkışı yoktur. Bu yüzden, sürgüne çok uygun bir yer olarak görülmüştür. Osmanlı Dönemi’nde 300 kadar sürgünün Sinop’a gönderildiği bilinir. Refik Halit Karay, Mustafa Suphi,Burhan Felek de Sinop’a sürgüne gönderilen isimler arasındadır. Biz Sinoplular, önceleri, “Sinop, hep suçlu yeri olarak mı bilinecek?” diye çok mutlu olmazdık ama şimdi kültürel bir zenginliğimiz oldu.