Özellikle yaşlılar nasihat etmeyi severler. Hele de arayan soran olmaz da arada gelen olursa tüm hatırladıklarını anlatmaya başlarlar.
Biriktirdikleri bilgileri aktarmakta zorlananlar da uzun uzun anlatma yerine, özete sığınıp nasihat ederler.
Bu günlerde çok sıkça duyduğum sözlerden biri de geçmiş ve gelecekle ilgilidir.
Kişi geçmişten konuşursa onun için ‘geçmişte yaşıyor’ deyip ‘boş ver, ona bakma söylediklerini de kafana takma’ demeye getireler oluyor.
“Geçmiş yaşanmış bitmiştir. Gelecekse ya gelir ya gelmez. İyisi mi sen bu anı yaşa,” mealinde konuşanları duymuşsunuzdur.
Peki öyle söylüyorlar da acaba doğru mu konuşuyorlar?
Bir düşünün; yaşadığımız her an, bir an sonra geçmiş olur. Yaşadığımız her an aslında gelecekten gelen o andır.
Gelecek, bir an sonra olmayabilir, yaşanmayabilir de.
Bu gelecekten gelen ve hemen yaşanıp geçmişe attığımız anda yaşananlar, aslında geçmişimizle birlikte yaşanırlar ve anılarımıza katılırlar. Biz anı yaşarken; duygularımız, düşüncelerimiz, korkularımız, sevgilerimiz, mutluluk veya üzüntü, umut ya da umutsuzlukla yaşarız.
Peki, bu duygularımız nereden geliyor?
Bu duyguların esası aslında geçmişin temelleri, duvarları, üzerine kurduğumuz doğru ya da yanlışlarla değerlendirdiklerimiz değil mi?
O halde geçmişi neden bırakalım?
Tamam geçmişe takılıp kalmayalım ama geçmişi yaşamaktan da korkmayalım.
Geçmişi bırakırsak empati kurmanın önemini, başkasını anlayabilmenin güzelliklerini inkâr etmiş oluruz.
Bu sıralar TUTULMUŞTUR isimli bir kitap yazıyorum. Kitapta ilişki kurmakta zorlanan kahramana arkadaşı şöyle bir örnek veriyor.
“Büyük bir oda düşün. Bir adalı ev gibi. İki kişi burada yaşıyor. Paylaşılan çift kişilik bir yatak, bir masa, iki sandalye, yemek pişirilen bir banko, perdeyle ayrılmış tuvalet ve banyo.
Odada enteresan olan şu. İki pencere var. Bir tanesi doğuya öteki batıya bakıyor.
Odadaki her şey orada yaşayanlar arasında paylaşıldığı gibi pencereler de paylaşılmış. Biri doğuya bakan pencereyi kullanıyor öteki batıya bakanı.
Birinin penceresi diğerine yasak.
Doğuya bakan pencereyi alan gün doğumunu seyreder, doğudan gelen çiçek kokularını solur, kuş seslerini duyar. Bahçede oynayan çocukları görür.
Öteki gün batımını seyreder. Diğer evlerde pişen yemeklerin bazen iyi bazen ağır kokularını solur. Yoldan geçen arabaların sesleri, korna sesleri, insanların bağrışmaları, kalabalık sokakta koşuşturan insanlar. Hatta çöp kamyonunun gürültüsü.
Bu iki kişi neyi konuşur? Birbirlerini anlayabilirler mi?”
Her insan kendi penceresinden bakar ve insan kendi penceresinden bakarken gördüklerini de o güne kadarki yaşadıklarından süzülen ve biriken bilgilerle değerlendirir.
Acıları yaşamadan, değerlendirmeden, hissetmeden ve nedenlerini ortaya çıkarıp çözmeden o anların tekrarını, benzerini yaşamaktan kurtulamayız.
Mutluluk veren anıları tekrardan anımsamadan, değerlendirmeden, sadece tesadüfe terk ederek tekrardan mutlu olmayı, o mutlu anları yaşamayı beceremeyiz.
İşte bu nedenle zaman zaman da olsa geçmişte yaşananları acılarıyla, mutluluklarıyla anımsamakta yarar var. Geçmişte yaşananları anımsamadan geleceğe değer veremeyiz.
Kıbrıs Acısı -Ahlat Ağacı kitabım bu nedenle yazılmıştır. Bu memlekette, bu adada yaşanılan acıları unutmamak ve güzel bir sevda ile hatırlamak için yazılmıştır.
Ne diyorduk? Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.
Hoşça kalın