Doğu Akdeniz’de artık yalnızca deniz sınırları, enerji kaynakları veya birkaç ada üzerinden yürüyen bir mücadele yok.
Daha büyük bir oyun kuruluyor.
Ege’den Kıbrıs’a, Suriye’den Doğu Akdeniz enerji hatlarına kadar uzanan geniş coğrafyada yeni bir güç dengesi şekilleniyor. Bu denklemde Türkiye’nin karşısında giderek daha fazla ortak hareket eden aktörler görüyoruz: Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi.
Ancak Türkiye’nin önündeki tabloya yalnızca “Türkiye’ye karşı kurulmuş bir ittifak” diyerek bakmak da yeterli değil.
Asıl mesele şudur:
21. yüzyılın Doğu Akdeniz’inde kim söz sahibi olacak?
İsrail–Yunanistan yakınlaşması tesadüf değil
İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri ve stratejik iş birliği son yıllarda hızla büyüdü. Bunun son örneği 31 Ağustos’ta geldi.
İki ülke, Yunanistan’a çok katmanlı hava savunma sistemi kurulmasını öngören yaklaşık 3 milyar avroluk tarihi bir savunma anlaşmasına imza attı.
Sistemin içerisinde David’s Sling, SPYDER ve BARAK MX gibi İsrail savunma sistemleri bulunuyor. Yunanistan ayrıca 2036’ya kadar yaklaşık 28 milyar avroluk daha geniş bir savunma modernizasyon programı yürütüyor.
Atina açısından bunun gerekçesi Türkiye.
İsrail açısından ise mesele yalnızca Yunanistan’ın savunulması değil.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin giderek artan askeri, ekonomik ve diplomatik ağırlığına karşı yeni bir güvenlik mimarisi oluşturuluyor.
Nitekim Yunanistan Başbakanı Miçotakis de İsrail’le savunma iş birliğinin devam edeceğini açıkça söylüyor.
Peki Türkiye neden rahatsız?
Çünkü Türkiye sıradan bir Doğu Akdeniz ülkesi değil.
Türkiye;
Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan,
Balkanlar ile Ortadoğu arasında köprü olan,
Kafkasya’ya uzanan,
Suriye ve Irak’a komşu,
NATO’nun en güçlü ordularından birine sahip,
ve 85 milyonluk nüfusuyla bölgenin en önemli ekonomik ve askeri güçlerinden biri.
Dolayısıyla Türkiye’nin olmadığı bir Doğu Akdeniz düzeni kurmak isteyen her strateji, doğal olarak Ankara’nın tepkisiyle karşılaşıyor.
Burada Türkiye’nin Mavi Vatan yaklaşımı da devreye giriyor.
Mavi Vatan tartışması yalnızca denizcilik meselesi değildir.
Türkiye açısından bunun arkasında egemenlik, enerji güvenliği, deniz ticareti ve askeri hareket serbestisi vardır.
Ege meselesi hâlâ masada
Yunanistan ile Türkiye arasındaki en büyük sorunlardan biri Ege.
Karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, hava sahası ve adaların silahlandırılması gibi başlıklar yıllardır çözülmüş değil.
Türkiye’nin 1995’te aldığı “casus belli” olarak bilinen kararın arkasında da Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma ihtimali bulunuyordu. Bugünde Yunanistan başbakanı yine bunu dile getirdi
Çünkü Ege’nin coğrafyası olağanüstü derecede hassas.
Yüzlerce ada ve adacığın bulunduğu bir denizde karasularının 6 milden 12 mile çıkarılması, yalnızca haritadaki çizgilerin değişmesi anlamına gelmiyor.
Türkiye’nin denizlerdeki hareket alanı ciddi biçimde daralıyor.
İşte Ankara’nın itirazının temelinde bu stratejik gerçek bulunuyor.
İsrail meselesi artık Suriye’ye de uzanıyor
Türkiye–İsrail geriliminin bir başka cephesi ise Suriye.
İki ülke artık yalnızca diplomatik açıklamalar üzerinden karşı karşıya gelmiyor.
Türkiye Suriye’nin yeniden yapılanmasını ve merkezi devlet kapasitesinin güçlenmesini desteklerken, İsrail kendi güvenlik perspektifinden Suriye’deki gelişmeleri yakından takip ediyor.
Ağustos ayında İsrail’in Halep yakınlarındaki Abu al-Duhur hava üssüne yönelik saldırısı bu gerilimi daha görünür hale getirdi.
İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki olası askeri varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirdi.
Ankara ise İsrail’in saldırısını sert biçimde eleştirdi.
Bu olay bize önemli bir gerçeği gösteriyor:
Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet artık yalnızca Gazze meselesinden ibaret değil.
Suriye, Doğu Akdeniz ve bölgesel güç dengesi de işin içine girmiş durumda.
Asıl mücadele enerji ve deniz yollarında
Bugün Doğu Akdeniz’de herkesin konuştuğu konu enerji.
Doğalgaz.
Petrol.
Elektrik bağlantıları.
Deniz ticareti.
Kablo hatları.
Limanlar.
Enerji koridorları.
Bunların hepsi aslında aynı stratejik denklem içerisinde.
Türkiye’nin jeopolitik avantajı ise çok büyük.
Çünkü enerji üreticileri ile Avrupa pazarları arasında doğal bir geçiş güzergâhında bulunuyor.
Türkiye’yi devre dışı bırakacak pahalı ve uzun denizaltı enerji projeleri oluşturmak mümkün olabilir.
Ama soru şu:
Ekonomik olarak ne kadar mantıklı?
Türkiye’nin güçlü olduğu nokta tam da burada.
Ankara sadece askeri güçle değil, coğrafyanın sağladığı ekonomik ve lojistik avantajlarla da masada.
Türkiye yalnız değil
Türkiye’nin önündeki tabloya bakarken bir başka gerçek de unutulmamalı.
Ankara son dönemde dış politikada tek bir eksene bağımlı kalmayan daha çok yönlü bir diplomasi yürütüyor.
Karadeniz’de Rusya-Ukrayna arasında,
Ortadoğu’da Körfez ülkeleriyle,
Suriye’de,
Azerbaycan’la,
Türk dünyasında,
Avrupa ile,
NATO içerisinde
aynı anda farklı kanalları kullanabilen bir Türkiye var.
Bu durum Türkiye’nin pazarlık gücünü artırıyor.
Üstelik savunma sanayisinde son yıllarda ortaya çıkan kapasite de Türkiye’nin elini güçlendiriyor.
Artık Türkiye yalnızca dışarıdan silah alan bir ülke değil.
İHA’sından SİHA’sına, savaş gemilerinden elektronik harp sistemlerine kadar kendi savunma ekosistemini büyüten bir ülke.
Bu nedenle Türkiye’yi çevrelemeye yönelik her stratejinin maliyeti eskisine göre çok daha yüksek.
Türkiye’nin yapması gereken savaşmak değil, masayı kurmak
Burada çok önemli bir ayrım var.
Türkiye’nin güçlü olması, savaş istemesi anlamına gelmez.
Tam tersine.
Gerçek güç, gerektiğinde savaşabilecek kapasiteye sahipken savaşı engelleyebilmektir.
Türkiye’nin bugün yapması gereken şey;
Ege’de haklarını korumak,
Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını savunmak,
Kıbrıs’taki çıkarlarını korumak,
Suriye’de güvenliğini sağlamak,
savunma sanayisini güçlendirmek,
ve diplomatik masayı sürekli açık tutmaktır.
Çünkü savaşın kazananı olmaz.
Fakat masada zayıf oturanın kaybı kesin olur.
Son söz
Bugün Doğu Akdeniz’de yeni bir oyun kuruluyor.
İsrail ile Yunanistan’ın askeri yakınlaşması bunun en somut göstergelerinden biri.
Fakat Türkiye’nin yapması gereken korkmak değil.
Türkiye’nin yapması gereken hesap yapmak.
Çünkü Türkiye’nin en büyük avantajı yalnızca ordusu değildir.
Coğrafyasıdır.
Nüfusudur.
Ekonomisidir.
Boğazlarıdır.
Enerji geçiş yollarıdır.
Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan stratejik konumudur.
Ve bütün bunların üzerinde, gerektiğinde farklı güç merkezleriyle aynı anda konuşabilme kabiliyetidir.
Doğu Akdeniz’de mesele sadece birkaç ada veya birkaç kilometrekare deniz değildir.
Mesele, Türkiye’nin önümüzdeki 50 yılda denizlere açılan bir bölgesel güç olarak mı kalacağı, yoksa başkalarının çizdiği haritaların içine mi sıkıştırılacağıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin politikası ne maceracı ne de çekingen olmalıdır.
Kararlı, akıllı ve uzun vadeli olmalıdır.
Çünkü tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi:
Coğrafyanızı başkaları yönetmeye başladığında, kaderinizi de başkaları yazmaya başlar.
Türkiye’nin buna izin vermemesi gerekir. Buna mütalip atılan adımlarda bu yönde . Mekke ittifakı buna örnektir.