Doğu Akdeniz’de Yeni Denklem: Türkiye-Libya Anlaşması ve Denizlerin Jeopolitik Mücadelesi

Doğu Akdeniz, bugün yalnızca kıyıdaş ülkelerin birbirine komşu olduğu bir deniz olmaktan çıkmış; enerji kaynaklarının, egemenlik iddialarının, uluslararası hukukun ve küresel güç rekabetinin kesiştiği stratejik bir sahaya dönüşmüştür. Bu coğrafyada atılan her diplomatik adım, yalnızca iki ülkenin ilişkilerini değil, Avrupa’nın enerji güvenliğini, Kuzey Afrika’nın siyasi dengelerini ve Orta Doğu’nun geleceğini de etkilemektedir.

Doğu Akdeniz, bugün yalnızca kıyıdaş ülkelerin birbirine komşu olduğu bir deniz olmaktan çıkmış; enerji kaynaklarının, egemenlik iddialarının, uluslararası hukukun ve küresel güç rekabetinin kesiştiği stratejik bir sahaya dönüşmüştür. Bu coğrafyada atılan her diplomatik adım, yalnızca iki ülkenin ilişkilerini değil, Avrupa’nın enerji güvenliğini, Kuzey Afrika’nın siyasi dengelerini ve Orta Doğu’nun geleceğini de etkilemektedir.

Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım 2019’da imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı, işte bu büyük mücadelenin en önemli dönüm noktalarından biridir. Birleşmiş Milletler kayıtlarına göre 8 Aralık 2019’da yürürlüğe giren ve 11 Aralık 2019’da BM nezdinde tescil edilen mutabakat, iki ülkenin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin yaklaşımını ortaya koymuştur.

Ancak bu anlaşmayı yalnızca bir deniz sınırı düzenlemesi olarak değerlendirmek, meselenin stratejik boyutunu gözden kaçırmak olacaktır. Asıl soru şudur: Türkiye-Libya mutabakatı, Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini nasıl değiştirmektedir ve kıyıdaş ülkelerin gelecekteki politikalarını nasıl etkileyecektir?

Deniz yetki alanları: Haritadaki çizgiden daha fazlası

Uluslararası ilişkilerde coğrafya, devletlerin kaderini belirleyen temel unsurlardan biridir. Türkiye, Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı şeritlerinden birine sahip ülkelerinden biri olarak deniz yetki alanlarının belirlenmesinde kendi ana karasının coğrafi konumunun ve kıyı uzunluğunun dikkate alınmasını savunmaktadır.

Ankara’nın yaklaşımına göre, ana karaların denize uzanan doğal projeksiyonları, karşılıklı kıyıların uzunluğu ve ilgili bütün coğrafi koşullar birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye, özellikle bazı Yunan adalarına ana karayla aynı ölçüde deniz yetki alanı tanınmasının, Türkiye’nin denize erişimini orantısız biçimde sınırlayabileceğini ileri sürmektedir.

Atina ise adaların, uluslararası deniz hukukunun ilgili hükümleri uyarınca kendi deniz yetki alanlarını oluşturabileceğini ve Türkiye-Libya mutabakatının Girit başta olmak üzere Yunan adalarının haklarını göz ardı ettiğini savunmaktadır.

Burada önemli bir hukuki ayrım bulunmaktadır: Bir adanın deniz yetki alanı oluşturabilmesi ile bu alanın sınırlandırma sırasında ne ölçüde etkili olacağı aynı mesele değildir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. maddesi adaların statüsünü düzenlerken, karşılıklı veya bitişik kıyılar arasındaki sınırlandırmalarda ilgili koşulların ve hakkaniyetin değerlendirilmesi gerekir.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlık, yalnızca adaların hak sahibi olup olmadığına ilişkin değildir. Asıl tartışma, bu hakların karşılıklı kıyılar arasında nasıl dengeleneceğidir.

2019 mutabakatı Türkiye’ye ne kazandırıyor?

Türkiye-Libya mutabakatı, Ankara açısından üç temel stratejik hedefle ilişkilendirilebilir.

Birincisi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin iddialarını ikili bir anlaşmayla somutlaştırmaktır. İkincisi, Türkiye’nin enerji arama faaliyetleri ve olası deniz altı kaynakları üzerindeki hak iddialarını diplomatik zeminde desteklemektir. Üçüncüsü ise Türkiye’nin bölgesel enerji ve güvenlik düzenlemelerinin dışında bırakılmasına karşı siyasi bir denge oluşturmaktır.

Bu çerçevede mutabakat, Türkiye’nin yalnızca ekonomik çıkarlarıyla değil, deniz güvenliği, stratejik hareket alanı ve bölgesel müzakere gücüyle de bağlantılıdır.

Bununla birlikte anlaşmanın imzalanması, ihtilaflı bölgelerdeki bütün hukuki tartışmaları kendiliğinden sona erdirmemektedir. İki ülkenin anlaşması, üçüncü devletlerin haklarını otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Anlaşmanın başka ülkeler karşısındaki etkisi, uluslararası hukukun ilgili kuralları ve somut coğrafi koşullar çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bu nedenle Türkiye açısından temel mesele, mutabakatın diplomatik ve hukuki dayanaklarını güçlendirmek, bölgedeki diğer aktörlerle müzakere kanallarını açık tutmak ve hak iddialarını uluslararası hukuk çerçevesinde savunmaktır.

Libya’nın doğusundan gelen yeni mesaj

Türkiye-Libya ilişkilerinde son dönemin dikkat çekici gelişmesi, Libya’nın doğusundaki siyasi aktörlerin Ankara ile ilişkilerini yeniden değerlendirmesidir.

20 Ekim 2026’da Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin 2019 mutabakatını onayladığı bildirildi. Bu adım, daha önce anlaşmaya karşı çıkan doğu merkezli siyasi çevrelerin tutumunda önemli bir değişime işaret etmektedir. Yunanistan ise kararı hukuka aykırı olarak nitelendirirken Türkiye anlaşmayı uluslararası hukuk ve karşılıklı çıkarlar temelinde savunmaktadır.

Bu gelişmenin önemi, yalnızca mutabakatın siyasi desteğinin genişlemesi değildir. Libya’nın yıllardır devam eden siyasi bölünmüşlüğü düşünüldüğünde, doğu ve batı arasındaki farklılıkların deniz yetki alanları gibi stratejik bir konuda nasıl yönetileceği de önem kazanmaktadır.

Bununla birlikte bir parlamentonun aldığı karar ile Libya’daki bütün siyasi ve kurumsal aktörlerin aynı çizgide buluşması aynı şey değildir. Kararın hukuki kapsamı, uygulanması ve Libya’nın uluslararası temsil yapısıyla ilişkisi ayrıca değerlendirilmelidir.

Ankara açısından doğu Libya ile diyalog, ülkenin farklı siyasi merkezleriyle ilişkileri geliştirme ve deniz yetki alanları konusunda daha geniş bir diplomatik zemin oluşturma imkânı sunabilir. Ancak bu imkânın kalıcı bir sonuca dönüşmesi, Libya’daki siyasi uzlaşmanın ve kurumsal istikrarın gelişmesine bağlıdır.

Yunanistan ve Mısır neden itiraz ediyor?

Yunanistan’ın itirazının merkezinde, Türkiye-Libya mutabakatının Girit ve diğer Yunan adalarının deniz yetki alanları üzerindeki etkisi bulunmaktadır. Atina, Türkiye ile Libya’nın aralarında doğrudan bir deniz sınırı belirleyemeyeceğini, çünkü arada Yunan adalarının bulunduğunu savunmaktadır.

Mısır açısından ise konu, deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve Doğu Akdeniz’deki bölgesel iş birliği düzenlemeleriyle bağlantılıdır. Kahire ile Atina’nın 2020 yılında imzaladığı deniz yetki alanları anlaşması, Türkiye-Libya mutabakatıyla örtüşme tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.

Bu karşılıklı anlaşmalar, bölgedeki devletlerin kendi hukuki ve stratejik pozisyonlarını ikili düzenlemelerle güvence altına alma arayışlarını göstermektedir. Fakat bir anlaşmanın iki taraf arasında yürürlükte bulunması, diğer devletlerin itirazlarını ortadan kaldırdığı anlamına gelmez.

Yunanistan ve Mısır’ın itirazları, Doğu Akdeniz’de yalnızca Türkiye ile Yunanistan arasında bir anlaşmazlık bulunmadığını da ortaya koymaktadır. Mesele, farklı kıyıdaş ülkelerin deniz yetki alanı iddialarının birbirleriyle kesiştiği çok taraflı bir jeopolitik sorundur.

Kıbrıs meselesi ve enerji güvenliği

Doğu Akdeniz’deki denklemin bir diğer önemli unsuru Kıbrıs’tır. Ada çevresindeki doğal gaz kaynakları, deniz yetki alanları ve enerji bağlantı projeleri, Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlığın ötesinde daha geniş bir siyasi çerçeve yaratmaktadır.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin deniz yetki alanlarına ilişkin düzenlemeleri ve enerji projeleri, Türkiye’nin yanı sıra Kıbrıs Türklerinin hakları ve bölgedeki diğer aktörlerin çıkarları açısından da tartışılmaktadır. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin doğal kaynaklar üzerindeki haklarının korunması gerektiğini savunmaktadır.

Bu çerçevede Doğu Akdeniz’de kalıcı bir düzen kurulabilmesi için enerji kaynaklarının paylaşımı, deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ve Kıbrıs meselesinin birbirinden tamamen kopuk başlıklar olarak ele alınması yeterli olmayacaktır.

Enerji kaynaklarının siyasi rekabetin aracı olmaktan çıkarılması, kıyıdaşların ekonomik çıkarlarının daha geniş bir iş birliği zemini içinde değerlendirilmesi ve tarafların güvenlik kaygılarının dikkate alınması gerekmektedir.

Uluslararası hukuk kimin yanında?

Türkiye-Libya mutabakatına ilişkin tartışmalarda en çok karşılaşılan sorulardan biri, anlaşmanın uluslararası hukuka uygun olup olmadığıdır. Bu soruya yalnızca siyasi açıklamalardan hareketle kesin bir cevap vermek doğru değildir.

Öncelikle Türkiye, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir. Bununla birlikte Türkiye, sözleşmenin bütün hükümlerinin kendisi açısından bağlayıcı olmadığını savunsa da uluslararası teamül hukukunun uygulanabilir kurallarını ve hakkaniyet ilkesini deniz yetki alanları tartışmalarında esas almaktadır.

Yunanistan ise adaların deniz yetki alanları oluşturmasına ilişkin yaklaşımını sözleşmenin hükümleri ve uluslararası hukuk uygulamalarıyla desteklemektedir.

Uluslararası yargı kararları, deniz sınırlandırmalarında her olayın kendi coğrafi ve hukuki özelliklerine göre ele alınması gerektiğini göstermektedir. Kıyıların uzunluğu, adaların konumu, karşılıklı kıyılar ve sınırlandırmanın yaratacağı etkiler birlikte incelenebilir.

Birleşmiş Milletler kayıtlarında Türkiye-Libya mutabakatının bulunması da tek başına anlaşmanın bütün üçüncü devletlere karşı hukuken geçerli olduğuna ilişkin bir karar değildir. BM nezdindeki tescil, bir uluslararası hukuk mahkemesinin anlaşmanın esasına ilişkin hüküm vermesiyle aynı anlama gelmez.

Bu nedenle en sağlıklı yaklaşım, anlaşmayı ne yalnızca siyasi itirazlarla geçersiz ilan etmek ne de tescil edilmiş olmasını bütün hukuki tartışmaları bitiren bir sonuç olarak değerlendirmektir. Hukuki değerlendirme, ilgili kuralların ve somut coğrafyanın birlikte incelenmesini gerektirir.

Doğu Akdeniz’de geleceğin anahtarı

Türkiye-Libya mutabakatı, Doğu Akdeniz’deki güç rekabetinin hem bir sonucu hem de bu rekabeti şekillendiren unsurlardan biridir. Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin iddiaları, Libya’nın siyasi bütünlüğü, Yunanistan’ın ada merkezli yaklaşımı, Mısır’ın enerji politikaları ve Kıbrıs çevresindeki ihtilaflar birbirinden bağımsız değerlendirilemez.

Bölgede askerî caydırıcılık ve diplomatik güç kadar ekonomik iş birliği de belirleyici olacaktır. Enerji yatırımları, deniz altı kaynaklarının araştırılması, elektrik bağlantıları ve ticaret yolları, kıyıdaş ülkelerin birbirleriyle ilişkilerini doğrudan etkilemektedir.

Türkiye’nin önündeki diplomatik görev, deniz yetki alanlarına ilişkin pozisyonunu savunurken Libya’daki farklı siyasi aktörlerle diyaloğu sürdürmek, uluslararası hukuk temelindeki argümanlarını güçlendirmek ve ihtilafları müzakere yoluyla yönetebilecek mekanizmaları desteklemektir.

Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs taraflarının da kendi hak iddialarını ileri sürerken karşılıklı görüşmelerden uzaklaşmaması, bölgedeki gerilimin yönetilmesi bakımından önem taşımaktadır.

Sonuç olarak Türkiye-Libya mutabakatı, Doğu Akdeniz’de yalnızca deniz üzerindeki çizgilerin değil, bölgesel güç dengelerinin de tartışıldığı bir dönemin simgesidir. Ancak kalıcı sonuç, yalnızca anlaşmaların imzalanmasıyla değil; hukuki argümanların sağlamlığı, diplomatik müzakere kapasitesi, Libya’daki siyasi istikrar ve kıyıdaşların ortak çıkarları arasında kurulacak dengeyle ortaya çıkacaktır.

Doğu Akdeniz’in geleceği, devletlerin birbirlerinin haklarını yok saydığı bir mücadele alanı mı olacağına, yoksa anlaşmazlıkların hukuk ve diplomasi yoluyla yönetildiği bir iş birliği coğrafyasına mı dönüşeceğine bağlıdır. Bu sorunun cevabı, yalnızca Türkiye ve Libya’nın değil, bölgedeki bütün kıyıdaş ülkelerin geleceğini etkileyecektir.
Bu haber 13 defa okunmuştur

:

:

:

: